Bursa'da Gazcılar Caddesi'nin arka sokaklarında anneannemler otururdu. Hayatımın ilk on yılının ciddi bir kısmını oralarda geçirdim. Keyifliydi, salakçaydı. Benim gibi başka çocuklar vardı, sokakta oynardık. Kedi boyutunda sıçan kovalamıştık bir kere. Ağacın tepesinde kalmış yavru bir kediyi aşağı atlaması için teşvik etmiştik (ağacı sallayarak), bacakları kırılmıştı hayvanın. Yokuş bir ara sokağın yan tarafı kocaman bir otluk araziydi, kurban bayramında koyuncular orada konuşlanırdı, leş gibi kokardı; gidip hayvanlara bakardık. Bayram değilken orada ateş böceği olmadığını çok sonradan öğrendiğim böcekler toplar kibrit kutularına koyardık. Elimize sarı sarı işeyen uçuç böcekleri de toplardık; renginden cinsiyetini tahmin ederek iddialaşırdık kız mı erkek mi diye. İddialar asla sonuçlanamazdı tabi ki. Birbirimize meydan okurduk kim ısırgan otlarının arasında en uzun süre yuvarlanabilecek diye. Yokuş yolda yakan top oynardık, top habire yuvarlanıp giderdi, yine de yer değiştirmezdik nedense. Sokak köpekleri gibi arabaların arkasından koşup tampona dokunmaca oynardık. Bisikletle yokuştan aşağı çığlık çığlığa iner Gazcılar Caddesi'ne 90 derece olan bu sokaktan son hız caddeye dalıp karşıya geçerdim; hehhey yine ölmedik oley derdim. Düşerdim, dizim kanardı, kabuk yolmaca; iyileşmeden bir daha düşerdim, yara daha da büyürdü falan. Hala dizlerdeki o yanma ve morarık acısı karışımı hisin tadı damağımda.
