İnsan
kendinden nasıl kaçabilir ki?
Kendimi
bildim bileli derimin altında bir kaşıntı.
"Neyin
var senin? Söylesene çocuğum! Niye bu kadar huzursuzsun? Bak kolun
bacağın sağlam, ailen sağ, yediğin önünde yemediğin
arkanda... Bir eksiğin, bir istediğin oldu da vermedik mi? Nedir
derdin?"
Bilmiyorum.
Yani öyle derdim konuşsam. Konuşasım yok şimdi. Ben ona boş
bakınca annem bir öf çekip gidiyor başımdan. Ben de yine kafamın
içine dönüyorum.
Merak
ediyorum şimdi, hangisi daha kötü acaba: Çocukluğum mu, bugünüm
mü? Yok ya, çocukluğum daha fenaydı. Evet, evet. Kesinlikle. Bir
şey olduğundan değil, bak şimdi- Böyle deyince sanılıyor ki
başıma bir iş geldi çocukluğumda. Ben geldim kendi başıma, o
kadar. Onca sene boyunca neden hep kaybolmuş, kafası karışık ve
korku içinde hissettiğimi tam olarak bilmiyorum. Ama tahmin etsem,
derdim ki: Bilmediğimi bildiğimdendir herhalde. Etrafta bir sürü
şey oluyordu ve ben bilmiyordum neden oluyordu, ne oluyordu. Bu
yani. Çocuk olmaktı derdim. Sonradan az çok neler olduğunu
çözmeye başlayınca hafifledi; oradan anlıyorum şimdi. En büyük
derdim, hani o zamanlar durmadan sorduğum şey neden diğer
çocukların da böyle olmadığıydı. Neden onlar korkmuyorlardı?
Onlar nereden biliyorlardı ki neler oluyor? Ben mi gerizekalıydım
acaba? Şimdi diyorum ki bilmediklerini bilmiyorlardı herhalde. Ama
nasıl oluyor o da, tam anlamış değilim hâlâ.
Şimdi
çözdüm ya neler oluyor... Ah, ses çıkarasım olsa gülerdim
belki. Ya da ağlardım. Senelerce biriktirdim, ilişkilendirdim
gördüklerimi. Bir milyon bilgi topladım, küçük küçük dantel
gibi işledim kafamı. Şimdi boşluklar sonunda biraz daraldığında
çözdüğüm de ne: Kaos var. Bir sürü saçmalığın toplamı
işte hayat. Olaylara yakından bakınca iyi yine; tek bir kişiye,
tek bir kavgaya, sadece makinelere yada ağaçlara. Ama sakın bütüne
bakma! Bütün bunlar nasıl bir arada duruyor bir kez fark ettin
mi... Oynatmak işten değil.
Bazen
de biraz rahatlatmıyor değil bunu bilmek gerçi. Bilmek beni hep
rahatlatmıştır- Az çok fikir sahibi olmaktan bahsediyorum. Hâlâ
hiçbir şeyi tam olarak "bildiğimi" sanmıyorum ve
bilebileceğime de inanmıyorum. Her durumda... Hayatın kaos
olduğunu, kendi önemsizliğimi bilmek rahatlatıcı. Çünkü ben
daha fena hale getiremem gibi görünüyor. "Büyük işler"
yapsam da, fark edilmeden bu dünyadan geçip gitsem de özdeki kaos
değişmeyecek- tıpkı benim kendimden kaçamayışım gibi. Şimdi,
asıl derdime geldik işte: ben bunu bilirken nasıl hareket
edebilirim? Nasıl konuşabilirim? Niye çabalayayım?
Resmin
tamamına bakarsan böyle olur işte. İşte böyle olur, al bakalım.
Ah bir gözlerimi ayırabilsem... Biraz unutabilsem o karmaşanın
varlığını... Küçük işler, mikroskopla bak, oyala kendini
işte. Yapamıyorum. Daha bunu anneme anlatacak isteği bile
bulamıyorum kendimde. Yaşama sevgisi kesinlikle abartılmış bir
kavram. Bizi asıl hayatta tutan bence ölüm korkusu.
Peki
madem bu kadar küçüğüm, hepi topu insanım hani, neden elimden
gelen işlerin "kaos"u etkileyecek kadar büyük olmayışına
bu kadar taktım? Çok mu büyük görüyorum ki kendimi? "Ben
bir iş yaptım mı, ohooo, dağlar yerinden oynamalı!" Yoo.
Aslında çok basit:
İşe
başlamadan önce, ortaya koyacağın emek ile ortaya çıkaracağın
eseri kafada bir teraziye koyarsın. Eğer eserin ortaya çıkmasını
yeterince istiyorsan, emeği vermek zor gelmeyecektir. Yani eser
terazide ağır basar. Yok, emek vermek çok zor geliyorsa, değmez
geliyorsa işe başlamazsın zaten. Yani ya çok üşengeçim, ya da
hayat dediğimiz "eser"den keyif almıyorum. Anneme anlatma
çabama değer görmüyorum; ağzımı açmaya değmez. Yaşama
sevgisi kesinlikle abartılmış bir kavram.
Seneler
geçti, aynı soru kafamda: Diğerleri nasıl yapıyor yahu?
Hasiktir. Çocukluğum bitmemiş.