24 Ocak 2014 Cuma

Kaşıntı

24.01.2014
İnsan kendinden nasıl kaçabilir ki?
Kendimi bildim bileli derimin altında bir kaşıntı.
"Neyin var senin? Söylesene çocuğum! Niye bu kadar huzursuzsun? Bak kolun bacağın sağlam, ailen sağ, yediğin önünde yemediğin arkanda... Bir eksiğin, bir istediğin oldu da vermedik mi? Nedir derdin?"
Bilmiyorum. Yani öyle derdim konuşsam. Konuşasım yok şimdi. Ben ona boş bakınca annem bir öf çekip gidiyor başımdan. Ben de yine kafamın içine dönüyorum.
Merak ediyorum şimdi, hangisi daha kötü acaba: Çocukluğum mu, bugünüm mü? Yok ya, çocukluğum daha fenaydı. Evet, evet. Kesinlikle. Bir şey olduğundan değil, bak şimdi- Böyle deyince sanılıyor ki başıma bir iş geldi çocukluğumda. Ben geldim kendi başıma, o kadar. Onca sene boyunca neden hep kaybolmuş, kafası karışık ve korku içinde hissettiğimi tam olarak bilmiyorum. Ama tahmin etsem, derdim ki: Bilmediğimi bildiğimdendir herhalde. Etrafta bir sürü şey oluyordu ve ben bilmiyordum neden oluyordu, ne oluyordu. Bu yani. Çocuk olmaktı derdim. Sonradan az çok neler olduğunu çözmeye başlayınca hafifledi; oradan anlıyorum şimdi. En büyük derdim, hani o zamanlar durmadan sorduğum şey neden diğer çocukların da böyle olmadığıydı. Neden onlar korkmuyorlardı? Onlar nereden biliyorlardı ki neler oluyor? Ben mi gerizekalıydım acaba? Şimdi diyorum ki bilmediklerini bilmiyorlardı herhalde. Ama nasıl oluyor o da, tam anlamış değilim hâlâ.
Şimdi çözdüm ya neler oluyor... Ah, ses çıkarasım olsa gülerdim belki. Ya da ağlardım. Senelerce biriktirdim, ilişkilendirdim gördüklerimi. Bir milyon bilgi topladım, küçük küçük dantel gibi işledim kafamı. Şimdi boşluklar sonunda biraz daraldığında çözdüğüm de ne: Kaos var. Bir sürü saçmalığın toplamı işte hayat. Olaylara yakından bakınca iyi yine; tek bir kişiye, tek bir kavgaya, sadece makinelere yada ağaçlara. Ama sakın bütüne bakma! Bütün bunlar nasıl bir arada duruyor bir kez fark ettin mi... Oynatmak işten değil.
Bazen de biraz rahatlatmıyor değil bunu bilmek gerçi. Bilmek beni hep rahatlatmıştır- Az çok fikir sahibi olmaktan bahsediyorum. Hâlâ hiçbir şeyi tam olarak "bildiğimi" sanmıyorum ve bilebileceğime de inanmıyorum. Her durumda... Hayatın kaos olduğunu, kendi önemsizliğimi bilmek rahatlatıcı. Çünkü ben daha fena hale getiremem gibi görünüyor. "Büyük işler" yapsam da, fark edilmeden bu dünyadan geçip gitsem de özdeki kaos değişmeyecek- tıpkı benim kendimden kaçamayışım gibi. Şimdi, asıl derdime geldik işte: ben bunu bilirken nasıl hareket edebilirim? Nasıl konuşabilirim? Niye çabalayayım?
Resmin tamamına bakarsan böyle olur işte. İşte böyle olur, al bakalım. Ah bir gözlerimi ayırabilsem... Biraz unutabilsem o karmaşanın varlığını... Küçük işler, mikroskopla bak, oyala kendini işte. Yapamıyorum. Daha bunu anneme anlatacak isteği bile bulamıyorum kendimde. Yaşama sevgisi kesinlikle abartılmış bir kavram. Bizi asıl hayatta tutan bence ölüm korkusu.
Peki madem bu kadar küçüğüm, hepi topu insanım hani, neden elimden gelen işlerin "kaos"u etkileyecek kadar büyük olmayışına bu kadar taktım? Çok mu büyük görüyorum ki kendimi? "Ben bir iş yaptım mı, ohooo, dağlar yerinden oynamalı!" Yoo. Aslında çok basit:
İşe başlamadan önce, ortaya koyacağın emek ile ortaya çıkaracağın eseri kafada bir teraziye koyarsın. Eğer eserin ortaya çıkmasını yeterince istiyorsan, emeği vermek zor gelmeyecektir. Yani eser terazide ağır basar. Yok, emek vermek çok zor geliyorsa, değmez geliyorsa işe başlamazsın zaten. Yani ya çok üşengeçim, ya da hayat dediğimiz "eser"den keyif almıyorum. Anneme anlatma çabama değer görmüyorum; ağzımı açmaya değmez. Yaşama sevgisi kesinlikle abartılmış bir kavram.
Seneler geçti, aynı soru kafamda: Diğerleri nasıl yapıyor yahu? 
Hasiktir. Çocukluğum bitmemiş.