12 Eylül 2011 Pazartesi

Kurgu ve Hayalgücü - 3/3

...

Kaçış Edebiyatı kavramı ilk kez, Tolkien'in başyapıtına yapılan bir eleştiride geçmiştir ve Yüzüklerin Efendisi'nin gerçeklikten kaçışın bir ürünü olduğunu söyleyen eleştirmenin sözünü de Tolkien kendisi doğrulamıştır. Gerçeklikten daha güzel, daha adil, doğru ve yanlışın daha belirgin olduğu bir dünyadır Orta Dünya. İnsanın hep ihtiyaç duyduğu nihai amacın ve yanılmaz, varlığından şüphe edilmez tanrısal varlıkların, kişiye amaç sunacak yenilmesi gereken -ve bunda kuşku bırakmayan- bir kötünün bulunduğu bir dünyadan bahseder. Savaşlardan öldürülen orkların arkasından kimse gözyaşı dökmeyecektir; bu günah ve suç ortadan kalkmıştır. Doğru ve yanlış arasındaki çizgiler nettir. Dünyamızdaki ikircikli eşitsizlik ilkesi bile çözülmüştür: İnsanlardan daha ufak tefek ve güçsüz olan Hobbitlerin bile yeri bellidir; bu yerden ayrılmayı da istemezler. Doğaları bulundukları konuma uygundur.
Tüm bunlar edebiyatın bir eleştiri oluşu işlevine de uyar; çok daha geniş bir alanda olsa da. Tolkien varoluşun tamamını eleştirmiştir; evrenin en temel kurallarını ve anlayışlarını altüst etmiş, kendi çabasıyla daha az kusurlu, estetik ve olabildiğince tutarlı olduğunu düşündüğü bir evren ortaya koymuştur. Ama bu bir ütopya değil, sanal bir alternatiftir. Dikkatli eleştirmenlerin kitaptaki Doğu halkının peçeli ve kötücül oluşunun oryantalist bir mesaj olabileceğini söyleyişine karşılık, Tolkien kitabının önsözünde açıkça belirtmiştir: “Alegoriden nefret ederim. Yaşlandıkça da daha çok nefret ettim. Bunu yerine (yalan ya da doğru) tarihi tercih ederim. … Çünkü birinde anlaşılan şey okuyucunun özgür iradesinde, diğerinde ise yazarın elindedir.” Tolkien eserinde anlattığı hikayenin sadece bir hikaye olduğunu, hiçbir gönderme ya da öneri içermediğini açıklama çabası içindedir ve bu çaba da kendi başına bir şey ifade eder.
Meselenin kimlik problemiyle ilgisi de şu ipucuyla gözler önüne serilir: Tolkien'in kendisini Gandalf olarak hikayeye kattığı söylenir ve öğretim görevlisi olduğu Oxford Üniversitesi’nin koridorlarında Gandalf'ınki gibi ak bir cüppeyle dolaştığı görülmüştür. Yazarın kendine ait bir evreni ve orada bir kişiliği, yaşamı, macerası vardır. Ölümünden sonra oğlunun yayınlattığı, Orta Dünya notlarının derlendiği Silmarillion ve Güç Yüzüklerine Dair isimli kitaplarda ise bu evrenin kökenlerini, ayrıntılarını, hatta ana hikayede gerekli olmayacak kadar çok yan hikayesini buluruz. Bu kadar derin ve ayrıntılı tasarlanmış bir tarihi, özellikle çoğu yayınlanmak için yazılmamışken sadece para kazanmak, büyük bir sanat eserini insanlara sunmak, ünlü olma isteği ve bunun gibi mazeretlerle açıklayamayız. Biraz sarsıcı da olsa gerçek şudur:
Hayalgücünün büyüklüğü gerçekliği küçük bırakmıştır / gerçekliğin küçüklüğü, hayalgücünü devreye sokmuştur. Ve Tolkien bu kadar güçlü bir hayalgücüyle, kendi yarattığını Tanrı'nın yarattığından daha tapılası bulmuştur. Onunla hemfikir olan binlerce insan bulabilirsiniz ve ben de onlardan biriyim.

Olası itirazlara ikiyüzlü bir not: Elbette hayalgücü de gerçekliğin bir parçasıdır / Tanrı'nın bir yaratısıdır. Bunu biliyorum. O zaman hayalperestlik de Tanrı'ya bir tapınmadır, öyle değil mi?

11 Eylül 2011 Pazar

Kurgu ve Hayalgücü - 2/3

...
Ortalama bir insanın, monoton bir yaşamı vardır. Uyanık olduğu sürenin yarısından çoğunu -çoğunlukla yaratıcılık gerektirmeyen bir işte- çalışarak geçirir. Fakat üstüne sıçrayacak aslanın hareketlerini öngörmeyi çoktan aşmış olan bir kurgusal zihin kapasitesi vardır. Günümüzde bu kişi, yatıp uyuyana kadar televizyon izleyerek, zamandan ve çabadan tasarruflu olan bu yolla açlığını doyurur. Bu basit bir eğlenme açlığı değildir. Günlük hayatın monotonluğundan daha geniş bir evrenin varlığıyla özgürleşme isteğidir. Gerçekten kurgusal olmayan zengin ve ünlü kişilerin ütopik ve yabancı yaşamı bile, ona kendi yaşamında tatmadığı hisleri tatmak için bir araç olur. Televizyonun görsel ve duysal sunum zenginliği tasarlama becerisini tembelleştirse de, hisler konusunda daha zengin, güvenli ve kolay bir deneyim sunar.
Amaç günlük yaşamda kişinin deneyimleyemediklerini, yani hissedemediklerini yapay yolla hissettirmek olduğundan, bireylerin farklılaşan hayalgücü boyutu ve kurgulama ihtiyacına göre kurgunun içeriği değişir. Gittikçe gerçeklikten uzaklaşan bir kurgu içeriği listesi şu şekilde sunulabilir:
  • Başkalarının gerçek hayatlarından bahseden ürünler (ozanın karşısındaki kalabalık için işlevi açısından kurgu görevi görürler),
  • Gerçek hayatın kurallarını birebir taklit eden bir evrende geçen, gerçek olduğu söylense inanılırlık konusunda şüphe yaratmayan kurgular,
  • Gerçek hayatın kurallarını kısmen taklit eden, örneğin gerçeğinden çok tesadüf öğesinin kullanıldığı, inanılırlığının kuşku yaratabileceği kurgular,
  • Gerçek hayatın oluşturduğu sahneye hayali ürünlerin eklendiği kurgular; örneğin kurtadamlar, vampirler, büyücülerin gerçekliğe eklendiği, fakat bunların ana konu olmadığı hikayeler,
  • Gerçek hayattan temel prensipleri alsa da gerçek dışı bir yaşam tarzından, toplumdan ve olaylardan bahseden, örneğin temel konusunun çoğunlukla insan dışı hayali ırklar, hatta gerçekdışı fizik kuralları (büyü sistemleri vb.) olduğu kurgular.
Bu her adımın arasında da daha incelikli bakıldığında, kuşkusuz başka basamaklar mevcuttur. Hatta kopukluğu daha da ilerletip, gerçek hayattan pek az özelliği -o da mecburen- yarattığı evrene katan, fakat kurgulamasının zorluğundan popüler olamayan kurgular da mevcuttur.
Hayalgücünün açlığı bu noktaya geldiğinde, artık durum sosyolojik ve psikolojik incelemeye de muhtaçtır. Öyle ki, tüm ekonominin kurgu ürünlerinden etkilendiği, kalabalıkların zihnini kurguların, belki gerçek hayattaki olaylardan daha çok meşgul ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Günlük hayatın sadeliği, insan zihninin hayalgücü kapasitesine yetmiyor. Ozanın karşısındaki kalabalık eğer hayatın kendisinden memnun değilse ve/veya kimlik sorunları varsa ise, kurgunun işlevi -medyayı yönlendirenin amaçlarını ayrı tutuyorum- eğlenceden bambaşka boyutlara geçiyor. İşte bu nokta, Kaçış Edebiyatı kavramının icat edildiği yerdir.
...

10 Eylül 2011 Cumartesi

Kurgu ve Hayalgücü - 1/3

09/09/11

Bilimin yaklaşımıyla her şeyin altında bir amaç ve evrimsel işlev ararsak, insandaki hayalgücü ve kurgulama becerisini kolayca açıklayabiliriz: Olacakları ve olabilecekleri öngörebilmek canlı için ölümcül öneme sahiptir. En basitinden; kişinin üstüne sıçramak için kasları gerilen bir aslanın saldıracak olduğunu öngörebilmek, ne yöne atılacağını zihinde canlandırabilmek ve buna uygun tepkiyi tasarlayabilmek için çevik bir zihne ihtiyaç vardır. Kognitif aşamalar kabaca şunlardır:
  • Aslanın görünüşünün ve kas hareketlerini görmek ve algılamak,
  • Bu hareketin sonucunun ne olacağına dair daha önceki deneyimlere dair bilgileri çağırmak,
  • Kurgulama gücüyle bilgiyi senaryoya dökmek, canlandırmak,
  • Tepkiyi tasarlayıp bu senaryo içinde denemek,
  • Ve son olarak, tepkiyi uygulamak.
İnsanlığın iletişim becerilerini geliştirmesiyle bu kurgulama yeteneği de kuşkusuz daha geniş bir sahaya açıldı. Dil, zihnin bu çevikliğinin artık kişi aslanı gözleriyle görmese bile canlandırabilmesini sağlayacak kadar keskinleşmesini gerektirdi. Bir süre sonra savaş alanında öncülerin getirdiği raporlardan zihninde bir meydan tasarlayabilen, düşmanın binlerce askerlik ordusunun her taburunun hareketini öngörebilen komutanlar vardı. Zaman içinde diplomasiye dönüşen bu dev satranç oyununda, aslan artık görünmez olduğundan bu yetenek iyice keskinleşti. Bu tıpkı belli bir yaşa kadar matematik hesaplarını üç elma ile iki elmayı bir araya getirerek yapan bir çocuğun, sanal zihinsel yeteneklerini kullanabilir hale gelmesi kadar büyük bir adımdı. Artık insan, sadece olayları değil karşısındaki insanın da ne düşüneceğini öngörmeliydi. Ve bu büyük adımdan sonra durumun karmaşıklaşması kaçınılmazdı; artık gerçek olanla gerçek olması olası olan ayrımının netliği bulanıklaşmaya başlamıştı. Çünkü karşıdaki kişinin ne düşündüğü konusundaki öngörüler pek sık ve netlikle doğrulanamaz.
Olasılıkların zihinde dallandığı, çeşitli senaryolar için çeşitli tepkilerin tasarlandığı bir zihin için bu beceriyi zaptetmek zorlaşmış olmalı. Belki de hayatta kalıma hizmet etmeyen keyfi kurgular, yani kurgusal edebiyat bu noktada ortaya çıktı.
Müzik ve edebiyatın bir bütünün yarısı oldukları zamanlarda, kuşkusuz hayalgücünün toplulukların eğlencesine kullanılabileceği çoktan keşfedilmişti. Hayalgücünü daha az ölümcül bir işlev olsa da geçinmek için kullanan ozanlar, bu değişimde ilk adım oldular. Antik Yunan'dan bildiklerimize göre bu dinle de harmanlanmıştı ve bazıları tarafından -bugünden hareketle yargılayacak kadar küstah olduklarında- bu durum hayalle gerçeğin ayrımının çok zayıf olduğu şeklinde yorumlanıyor. Gerçeklik kavramının zihindeki imgeler dahil edilerek tanımlandığını da söyleyebiliriz; ki bu ifade -dini imgeler göz ardı edildiğinde bile- bu devir için de doğru olur. Fakat gerçeklik algısı başka bir konu.
Yaşadığımız zamanda keyfi kurgunun eğlenceden başka amaçlara hizmet etmeye başladığı, kategorize edilecek kadar birbirinden ayrılabildiği bir noktaya geldik. Elbette kurguyu üretenin ve çeşitli yollarla bu kurguyu değerlendirenin amaçları da farklılaştı. Medya, bu iki bireyin arasında -ozan ve hitap ettiği kalabalık- yeni bir ajan olarak yer buldu. Medyanın üzerindeki otoritenin eli ise kurgu için bambaşka amaçlar ve kullanım alanları buldu. İnsanlığın bu gelişen kurgu becerisiyle elde ettiği en büyük icadı, yani yalan, kalabalıkların gerçeklik algısını yönlendirmeye başladı. Hatta medyanın sundukları ikiye ayrıldı: Hayali olduğunun bilinmesinin istendiği kurgular yani sanat dediklerimiz ve hayali olduğunun bilinmesinin istenmediği kurgular yani yalan dediklerimiz.
Bu yazıda sadece ilk gruptakilerin yani kurgusal sanatın amaçlarından ve sonuçlarından bahsedeceğim. 
...