Bursa'da Gazcılar Caddesi'nin arka sokaklarında anneannemler otururdu. Hayatımın ilk on yılının ciddi bir kısmını oralarda geçirdim. Keyifliydi, salakçaydı. Benim gibi başka çocuklar vardı, sokakta oynardık. Kedi boyutunda sıçan kovalamıştık bir kere. Ağacın tepesinde kalmış yavru bir kediyi aşağı atlaması için teşvik etmiştik (ağacı sallayarak), bacakları kırılmıştı hayvanın. Yokuş bir ara sokağın yan tarafı kocaman bir otluk araziydi, kurban bayramında koyuncular orada konuşlanırdı, leş gibi kokardı; gidip hayvanlara bakardık. Bayram değilken orada ateş böceği olmadığını çok sonradan öğrendiğim böcekler toplar kibrit kutularına koyardık. Elimize sarı sarı işeyen uçuç böcekleri de toplardık; renginden cinsiyetini tahmin ederek iddialaşırdık kız mı erkek mi diye. İddialar asla sonuçlanamazdı tabi ki. Birbirimize meydan okurduk kim ısırgan otlarının arasında en uzun süre yuvarlanabilecek diye. Yokuş yolda yakan top oynardık, top habire yuvarlanıp giderdi, yine de yer değiştirmezdik nedense. Sokak köpekleri gibi arabaların arkasından koşup tampona dokunmaca oynardık. Bisikletle yokuştan aşağı çığlık çığlığa iner Gazcılar Caddesi'ne 90 derece olan bu sokaktan son hız caddeye dalıp karşıya geçerdim; hehhey yine ölmedik oley derdim. Düşerdim, dizim kanardı, kabuk yolmaca; iyileşmeden bir daha düşerdim, yara daha da büyürdü falan. Hala dizlerdeki o yanma ve morarık acısı karışımı hisin tadı damağımda.
12 Aralık 2012 Çarşamba
11 Kasım 2012 Pazar
Kalabalıkta bir deli.
Galiba deliriyorum.
Hani şu “deli” sınırları içinde
tanımlanan delilik elbette kastım, icat edilmiş kavramların ne
kadar anlamı varsa- ya da onlara yüklenen anlamlar ne kadar
doğruysa... İşlevsel bir insanın ihtiyacı olmayan düşünceler,
kaotik bir ruh durumu, kastım duygu durumu değil tam olarak.
Toplumsal olarak onaylanmayan düşüncelere, ideolojilere...
yatkınlık diyemem ama tarafsızlık. Çünkü bize nefret etmemiz
öğretildi bazı fikirlerden ve o fikri taşıyanlardan
yabancılaşmamız doğru gibi gösterildi- buna itiraz ettiğimden
de emin değilim. Bir pedofili, bir tecavüzcüyü, katili, sırf kan
görme arzusuyla ve dehşet sahnelerinin içinde bulunma isteğiyle
insan canına kast edenleri anlamanın ne yararı var? Hatta belki
tehlikeli. Şiddet dürtüsü ve diğerleri, içimizdeki şeytan
yani, biraz susturulsun diye icat edilmiş onca araç var:
televizyon, dedikodu, milliyetçilik, arkadan iş çevirmeler ve
serbest piyasa, kitle coşkuları ve linç imkanları, futbol, “iki
dakikalık nefret”...
27 Eylül 2012 Perşembe
26/09/12
Dişe gelir,
ağırbaşlı, çokbilmiş bir yazı yazacağım diye kendi omzuma
gereksiz yük bindirmişim galiba. Aman, tamam, gerçek hayatın
gerçek yükleri omzuma binince böyle keyfi ve çocukça olanlar
ortaya çıkıyor işte. Yemişim felsefeyi. Ağırbaşlılığa da
mecbur olduğumdan bir saniye daha fazla katlanmam, yeter.
(Çokbilmişlik doğal zaten, onda sorun yok) Kafama geleni, canımın
istediği gibi yazcam.
Geçen gün
kendimi vergi dairesine girerken buldum. O zaman anladım okul
bitmiş, eşşek kadar olmuşuz. Vergi dairesinde işim olması
gerçeğine hala yabancılaşıyorum; işte çocukluğumdan da o
kadarcık kaldı. İşe girince paspal giyinme özgürlüğü de puf
oldu zaten, topuklu, renk uyumu, makyaj... Bir de Kung Fu Panda'yı
tekrar tekrar izlemeyi bırakınca yaşlanmış olurum sanırım.
Neyse ki o ufukta görünmüyor.
16 Nisan 2012 Pazartesi
Bankacılık ya da Bir Pislik.
Bugün beni Finansbank'tan aradılar. (Hiç de öyle isim vermiyeyim işlerine girmem, umrumda değil reklam falan) İki kez sordum ama bak yine adamın unuttum; Serhat'tı galiba adı. Pek bir resmi havası vardı konuşurken, efenim “Bu minvalde... Bu çerçevede...” gibi sosyoloji hocamı hatırlatan söylemler kullanıyordu kendisi. Önce kim olduğumdan emin değilmiş gibi bir havada konuşmaya girmesi beni biraz huylandırmıştı.
“Çağla Hanım ile görüşebilir miyim?”
“Evet, benim.”
Bir inansam mı duraksaması. “Müsait misiniz?”
“Evet?”
“Ben Finansbank'tan Serhat. Bizim bıdıbıdı kartımız var. Bununla bıdıbıdıbıdıbıdı avantajı sahibi oluyorsunuz. Kimlik numaranızı söyler misiniz?”
“Hayır?” Karşı tarafta bir tüh-yutmadı-şimdi-ne-desem-sessizliği ve ben de bu cürete gülsem de açıklama ihtiyacı hissettim: “Çünkü ilgilenmiyorum?”
“Şu an bir kredi kartı kullanıyor musunuz? Onun bilmemne ücretini ödüyor musunuz?”
“Siz bu numarayı nereden aldınız? Gerçekten merak ediyorum. Çünkü ben hiç Finansbank'la falan çalışmadım. Nasıl olur da Finansbank beni arayabilir?” Güldüm. “Yani bir kart satmak için. Gerçekten merak ediyorum.”
2 Nisan 2012 Pazartesi
Artık cehalet falan yok. Ne mutlu.
02/04/12
Bu güne beni kadar öfkelendiren her şeyi genel başlıklar altına toplasak, eminim ki büyük çoğunluğu “Hayalkırıklığı” adlı kümedekiler oluşturur. Bu da benim suçum sanırım. Beklentilerimi ya diğer insanların yaptığından fazla yüksek tutuyorum ya da beklentilerimin isabetsizliğine katlanamıyorum. Evet, ikinci olasılık daha kuvvetli. Her hayalkırıklığıyla aslında gerçeklik görüşüm sarsıldığı için öfkeleniyorum. Misal:
Çocukluğum boyunca bir yığın alt metinde hep “Bilim harikadır, mükemmeldir, çok işe yarar, bir tek o işe yarar, başka aklıselim düşünme ve anlama yolu yoktur.” dediler hep her yönden. Ben de yuttum. Sonra üniversiteye geldim, birkaç soruda şangırtılarla yıkıldı bu ilüzyon. Öfkelendim kandırıldığım için. Hala da geçmedi öfkem.
19 Mart 2012 Pazartesi
19.03.2012, 16:25
An itibariyle Jesus Camps filmini izlemeyi tamamladım. Midem bulanyor. Şimdi klavyeye kusacağım:
Bu hayatımda izlediğim en rahatsız edici, en mide bulandırıcı ve aydınlatıcı belgeseldi. Eh, “aydınlatıcı” tam da oturmuyor, çünkü zaten bildiğim bir şeyin belgelenmiş, vurgulanmış, konuyu kafamda genişleten bir haliydi. Filmde odaklanılan Amerika Birleşik Devletleri'nin kökten dinci Avengalist grubu olsa da, dünyanın bu tarafında da benzer -aynı rengi, kokuyu taşıyan- şeyleri gördük sonuçta. Bireysel olarak deneyimliyim, benim ailemde de kökten dinciler ve -şeriat istemese de- “hardcore” dindarlar var. Hem ben ortaokula gidene kadar beni neredeyse anneannem büyütmüş sayılır. İşte o -bu tek özelliği olmamak üzere- bahsi geçen “hardcore” dindarlardandı. Din onun için sadece bir yaratılış açıklaması değil, bir ahlak sistemiydi; daha doğrusu kendi ahlak sistemini desteklediği noktaydı farkında olmasa da. Ona göre komşuna yardım etmeliydin; neden diye sorsan Allah derdi ama o açıklama oraya sonradan konmuştu belli ki. Çünkü bir yerlerde Allah'ın “komşuna yardım etmemelisin.”dediğini söyleyen birine denk gelse -ki benzerlerine denk gelmişti- buna inanmazdı. Kısacası erdemliliğini dinin arkasına saklamıştı ve Allah'a mal etmişti. Onun için bu tür şeyleri temsil eden Allah'ı da bolca hatırlardı hayatında; mevlütlere giderdi, dini sohbetler düzenlerdi, toplu dua etmeler falan filan... Hiç hacı olmadı ama epey sosyal olduğu mahallede hep Hacı Teyze adıyla anıldı. Dolayısıyla bana da Allah aşkı aşılamak için elinden geleni yaptı.
Belki beş yaşlarındayken başörtüsüyle fotoğraflarımın çekildiğini, bir yerlerden öğrendiğim yemek öncesi duamı anneannem teyzelerim falan bana okuttuklarını, şirin bulup takdirle aferin dediklerini hatırlıyorum. İlkokulda bana yaz tatillerinde Kuran okumayı öğretirdi; ben de hep bir sonraki yaza kadar unutmuş olurdum. Üç kez falan öğretti bana bu yüzden. Yine unuttum. Dualar öğretilmişti bana Arapça elbette; din kültürü dersleri sağ olsun Sübaneke'yi hemen tüm yurttaş yaşıtlarım gibi ben de hala unutmadım. Ama en kritik olarak çocukluğumdan aklımda kalanı anneannemde kaldığım geceler. Bana bir uyku duası öğretmişti, Türkçe; uyumadan önce söyletir yanlışsa düzeltir ezberlememe yardım ederdi. Şimdi tamamını hatırlamıyorum ama şöyle bir şey:
“Dinim İslam. Peygamberim Muhammed Mustafa. Mezhebim Sünni. Bişeyimbişeyim Adem...” Sonunu hiçbir anlam yüklemeden yuvarlayarak, ardarda gelince komik olduğunu düşündüğüm şu seslerle tamamlardım: “Müminimüslümanımelamdüllaaaaah!”
18 Mart 2012 Pazar
(şizofreniyi tattığım gecelerden birinde, hikaye niyetine...)
“Kimsin sen?”diye sordu adam. Odada yalnızdılar. Kadın onun önünde yere oturmuştu; bağdaş kurmuş. O adamı iyi tanıyordu oysa. Karşısında bu kadar lakayit bir tavırla, diz çökmek yerine keyfince oturan birine normalde müsamaha göstermeyeceğini biliyordu. Ama o Yabancı'ydı. Adam fazla tanıdıktı kadına; bilse bile yarı gerçek geliyordu hala. O korkunç, defalarca kana bulanmış metal dikenlerle kaplı hayal ettiği demir yumruğu ciddiye alamıyordu işte. Kendince bir aşkla adamın çarpık yüzüne bakıyordu bu yüzden. Her an öldürülebileceği düşüncesi zihninde yersizce uçuşan bir heyecandı sadece.
“Adımı mı soruyorsun?” Adam ona biraz düşünceyle baktı; kadın cevaba gerek duymadı. Sistemli, normal bir tanışma mümkün değildi o anda ve orada. Kendisi ilk aklına gelen yerden konuyu ele alarak anlatmaya başladı:
“Pek çok adım oldu. Farklı kişiler farklı adlar verdiler, farklı yerlerde ben kendime başka isimler aldım. Şimdi adım Temmuz olsun. Uygun görünüyor. İki gün önce... belirdim ya hani. Başka bir evrenden geldim ben. Tüm diğer evrenlerin kesiştiği, gözlemlendiği yerden. Şimdi de izleniyoruz.”
“Kim tarafından?”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

