19 Aralık 2014 Cuma

Blue Demon

*İlk İngilizce fantastik kısa öykü denemem. Grammatical error, typo ettiysem affola.*
He looked at his watch, and when he lifted his head thinking his guest will be late he sensed something at his back. Something like shifting, just at the corner of his eye... And turned to see a man sitting on the stool, leaning back at the wall, blueish black giant wings sprawling upon his shoulders to the ground. With his multiple horns and giant wings and weirdly webbed ending reptile tail and being quite huge and all, but the most striking element was his eyes. His irises were a bit bigger than normal, dark blue and somewhat catish with pointed edges on top and bottom; but it was how he looked... He looked calm and unimaginably wise and old with the way he looked behind those eyes.
Professor tried to hide how uneasy he was with those eyes looking at him and said:
"You are right on time." with a smile, he barely managed not to twitch.
He smiled back calmly, with a wisdom matching his eyes. He said nothing.
Professor stood silent waiting for something- anything, for a moment. Then he moved his wheeled chair to the table to serve tea. It should have been cold by now, he thought, but it should do. He poured the tea to the cups; his guest moved the stool he sat on closer to the table and picked his up carefully with his big hands- his nails were a bit long and pointy and black, perhaps chitin. Now closer, professor was able notice some lizard scales in his body. His arms had linear patches of scales, pale or black, and his eyebrows were not actually hair, but black, nicely shaped scales, going all the way through his temples and under his long black hair. His skin, where there were no scales, was fair and deceptively young looking.

24 Ocak 2014 Cuma

Kaşıntı

24.01.2014
İnsan kendinden nasıl kaçabilir ki?
Kendimi bildim bileli derimin altında bir kaşıntı.
"Neyin var senin? Söylesene çocuğum! Niye bu kadar huzursuzsun? Bak kolun bacağın sağlam, ailen sağ, yediğin önünde yemediğin arkanda... Bir eksiğin, bir istediğin oldu da vermedik mi? Nedir derdin?"
Bilmiyorum. Yani öyle derdim konuşsam. Konuşasım yok şimdi. Ben ona boş bakınca annem bir öf çekip gidiyor başımdan. Ben de yine kafamın içine dönüyorum.
Merak ediyorum şimdi, hangisi daha kötü acaba: Çocukluğum mu, bugünüm mü? Yok ya, çocukluğum daha fenaydı. Evet, evet. Kesinlikle. Bir şey olduğundan değil, bak şimdi- Böyle deyince sanılıyor ki başıma bir iş geldi çocukluğumda. Ben geldim kendi başıma, o kadar. Onca sene boyunca neden hep kaybolmuş, kafası karışık ve korku içinde hissettiğimi tam olarak bilmiyorum. Ama tahmin etsem, derdim ki: Bilmediğimi bildiğimdendir herhalde. Etrafta bir sürü şey oluyordu ve ben bilmiyordum neden oluyordu, ne oluyordu. Bu yani. Çocuk olmaktı derdim. Sonradan az çok neler olduğunu çözmeye başlayınca hafifledi; oradan anlıyorum şimdi. En büyük derdim, hani o zamanlar durmadan sorduğum şey neden diğer çocukların da böyle olmadığıydı. Neden onlar korkmuyorlardı? Onlar nereden biliyorlardı ki neler oluyor? Ben mi gerizekalıydım acaba? Şimdi diyorum ki bilmediklerini bilmiyorlardı herhalde. Ama nasıl oluyor o da, tam anlamış değilim hâlâ.
Şimdi çözdüm ya neler oluyor... Ah, ses çıkarasım olsa gülerdim belki. Ya da ağlardım. Senelerce biriktirdim, ilişkilendirdim gördüklerimi. Bir milyon bilgi topladım, küçük küçük dantel gibi işledim kafamı. Şimdi boşluklar sonunda biraz daraldığında çözdüğüm de ne: Kaos var. Bir sürü saçmalığın toplamı işte hayat. Olaylara yakından bakınca iyi yine; tek bir kişiye, tek bir kavgaya, sadece makinelere yada ağaçlara. Ama sakın bütüne bakma! Bütün bunlar nasıl bir arada duruyor bir kez fark ettin mi... Oynatmak işten değil.
Bazen de biraz rahatlatmıyor değil bunu bilmek gerçi. Bilmek beni hep rahatlatmıştır- Az çok fikir sahibi olmaktan bahsediyorum. Hâlâ hiçbir şeyi tam olarak "bildiğimi" sanmıyorum ve bilebileceğime de inanmıyorum. Her durumda... Hayatın kaos olduğunu, kendi önemsizliğimi bilmek rahatlatıcı. Çünkü ben daha fena hale getiremem gibi görünüyor. "Büyük işler" yapsam da, fark edilmeden bu dünyadan geçip gitsem de özdeki kaos değişmeyecek- tıpkı benim kendimden kaçamayışım gibi. Şimdi, asıl derdime geldik işte: ben bunu bilirken nasıl hareket edebilirim? Nasıl konuşabilirim? Niye çabalayayım?
Resmin tamamına bakarsan böyle olur işte. İşte böyle olur, al bakalım. Ah bir gözlerimi ayırabilsem... Biraz unutabilsem o karmaşanın varlığını... Küçük işler, mikroskopla bak, oyala kendini işte. Yapamıyorum. Daha bunu anneme anlatacak isteği bile bulamıyorum kendimde. Yaşama sevgisi kesinlikle abartılmış bir kavram. Bizi asıl hayatta tutan bence ölüm korkusu.
Peki madem bu kadar küçüğüm, hepi topu insanım hani, neden elimden gelen işlerin "kaos"u etkileyecek kadar büyük olmayışına bu kadar taktım? Çok mu büyük görüyorum ki kendimi? "Ben bir iş yaptım mı, ohooo, dağlar yerinden oynamalı!" Yoo. Aslında çok basit:
İşe başlamadan önce, ortaya koyacağın emek ile ortaya çıkaracağın eseri kafada bir teraziye koyarsın. Eğer eserin ortaya çıkmasını yeterince istiyorsan, emeği vermek zor gelmeyecektir. Yani eser terazide ağır basar. Yok, emek vermek çok zor geliyorsa, değmez geliyorsa işe başlamazsın zaten. Yani ya çok üşengeçim, ya da hayat dediğimiz "eser"den keyif almıyorum. Anneme anlatma çabama değer görmüyorum; ağzımı açmaya değmez. Yaşama sevgisi kesinlikle abartılmış bir kavram.
Seneler geçti, aynı soru kafamda: Diğerleri nasıl yapıyor yahu? 
Hasiktir. Çocukluğum bitmemiş.

27 Aralık 2013 Cuma

Mini Öykü


Sayın Bayan Gremor*,
Benim adım Acacia Archer. On üç yaşındayım. Yetimhanede büyüdüm ve şimdi Gregorian Yatılı Okulu'nda okuyorum. Zarfa koyduğum resimde sizin hemen solunuzdaki Durga Salem benim annem. O hapse girerken ben bir buçuk yaşındaymışım ve kendisi hakkında hiçbir şey hatırlamıyorum. İki kişinin ölümüne sebep olduğu için hapse girdiğinden başka da neredeyse hiçbir şey bilmiyorum onun hakkında. Elimde sadece bu fotoğraf var.
Babam hakkında bildiklerimse çok daha az. Gizlice soruşturduğum zaman babam olabilecek kişinin de bir suçlu olduğu ama hiç yakalanmadığı dışında pek az şey öğrenebildim. Adına bile ulaşamadım. Gerçi zaten onun babam olduğu da kesin değil. Annemin hapse girmeden önce içinde bulunduğu bir tür çetenin lideriymiş.
Uzun süre boyunca ölen ebeveynlerim hakkında çevremdekilere yalan söyledim. Arkadaşlarıma onların evli, arkeolog bir çift olduğunu falan söyledim. Mısır'da piramitlerde bir tuzağa yakalanıp ölmüşler gibi yapmak çok daha... havalıydı. Bir süre ben de inandım kendi yalanıma. Ama artık gerçeği bilmek istiyorum. Bu yüzden size ve resimdeki ulaşabildiğim ikinci kişi Bayan Horken'a yazıyorum. Sizler annemin arkadaşlarıymışsınız. Lütfen bana onu anlatın.
Zarfa bir de kendi resmimi ve çok sevdiğim bir karpostalı ekliyorum. Karpostaldaki yer İrlanda'da bir yer. Okuldan sonra orada yaşamayı düşünüyorum.
Küçük olduğum için bana yalan söylemeyin lütfen. Annem hakkında konuşabildiğim tek diğer kişi, A. D., yani hapisten kaçarken ona engel olmaya çalışarak annemin ölümüne sebep olan kişi, çocukluğumdan beri arada bir beni ziyaret eder. Bazen haftasonları parka ya da hayvanat bahçesine falan götürür. Sanırım kendini suçlu hissediyor. Sorduğum zaman annem hakkında pek bir şey söylemez; onu pek tanımıyormuş. Ama "Geçmişin sana ayak bağı olmamalı. Ondan bağımsızsın. Annenin suçları senin sorumluluğun değil." falan der hep. Sanırım beni korumaya çalışıyor. Siz beni korumaya çalışmayın, olmaz mı? Duyacaklarım kötü olacaksa bile duymak istiyorum.
Lütfen bana cevap yazın, Bayan Gremor.
Saygılarımla
Acacia Archer

4 Kasım 2013 Pazartesi

"Reason" nasıl Türkçe'ye çevrilir?

Gerçekten, nasıl çevrilir?
Sözlükler "Akıl, muhakeme etmek, sağduyu, sebep, neden" gibi sonuçlar veriyor ama kullanım ortamına baktığımıza hem fiil hem isim olan bu kelimenin Türkçe'de tam bir karşılığını bulmakta zorlanıyorum.
X kişisi ev arkadaşı olan Y'nin bir dergiye üyeliğini iptal ettirir. Y bunu öğrenince sorar:
-What was your reason?
Çevirmen şunu şöyle çevirir: Bunu neden yaptın? Sebebi neydi?
Ki bu bile yuvarlak bir çeviridir. Aradaki eksik bilgiyi vurgulamak için; olaydı da neredeyse tamamen aynı anlama gelen bir şekilde X şöyle sorsaydı:
-What is your reasoning for this?
Çevirmen ayrıntıyı görmezden gelmezse biraz kilitlenirdi. Özellikle akıcı olması gereken bir sanat eserini çeviriyorsa. Ama aşağı yukarı tam anlamı veren çeviri şöyle bir şey olabilirdi:
Bunu yaparken aklından ne geçiyordu? Nasıl bir akıl yürütme seni bunu yapmaya yönlendirdi?

Yani "reason" kelimesi sebep-sonuç ilişkisinin dışında bir akıl yürütmeye işaret eder. Ve anadili İngilizce olan birinin karşı tarafın davranışlarını sorgulamada bu kelimeyi kullanışının bazı bilişsel sonuçları, ya da kültüründe denk düşen sebepleri var.
İnsanın dili kadar düşündüğünü, düşündüğü kadar kavram türettiğini daha önce yazmıştım. Bunun tuhaf sonuçlarına bu durum bir örnek aslında.
-What is your reasoning for this?
Bu soruyu soran kişi karşı tarafın davranışının "açıklanabilir" olduğu bilgisiyle hareket eder. Sorunun sorulduğu kişinin bir motivasyonu, davranışı yapışının altında bir amacı vardır bu varsayımın içinde ve soran kişi onu anlamaya çalışır. O öyle düşündüğü için mi bu cümle böyle kurulur yoksa bu cümle böyle kurulduğu için mi öyle düşünülür... Bunlar hep beni şaşkına çeviren dilin büyüleri. Ama kişinin dünyayı, karşısındakini ve onun aklını algılayışına etkilidir bu kelime. Doğrudan empatiye, anlama çabasına çağırır.
Türkçe'de böyle bir kelimenin var olmayışına cidden üzülüyorum. Özellikle Richard Dawkins' Foundation for Reason and Science ismini Türkçe'ye çeviremediğimde... Bizdeki yaz ortasında sobayı yakan birine sorulmuş "Bunu neden yaptın (çocuğum)?" sorusundaki basit cevap beklentisi midemi alt üst ediyor. Motivasyonları değil somut bir gerçeği arıyor bu soru. "Çünkü soğuktu" gibi bir cevap, dile getirilmeyen bir akıl yürütme belki az çok ifade edilecek, belki... Bireysel bir deneyime, kişinin üşüdüğüne vurgu yok; dünyanın bireylerin algısına göre değiştiğini, davranışların bireysel deneyimlerden sebep bulduğunu inkar ediyor bu basitlik.

Belki de bu yüzden, diyorum bazen, bizim kültürümüzde insanlar dünyanın kendi bildikleri ve deneyimledikleri gibi, "öyle" olduğunda çok ısrarcı. Bunun aksi fikir bildiren kişiye bu yüzden bu kadar ağır bir tepki var belki. Emin de değilim. Tahminler dışında kouşabilecek ya da net bir kıyaslama yapabilecek kadar bilgi sahibi değilim.

24 Eylül 2013 Salı

23/09/23 - 01:05

En çok gülüşünü özledim. Hani o bir an ciddi, bir an dünyayı hafife alır bakışın ardından kimse beklemez kahkaha atarken neşeli bir çocuk gibi kıvranmanı. Uzaktan diğer insanlara tepeden bakar göründüğün kişi hayret ediyordur eminim- öyle görünüyorsun, biliyor muydun? Sadece herkesten çok bildiğini düşünür gibi değil, hakkaten çok bilir gibi. Ama en çok da insanların kendini büyük görüşüne kahkaha atarsın. Bu yüzden bana da az gülmedin ya, helal olsun, her bir aptallığıma, çokbilmişliğime değer. Yine güldürebileceğimi bilsem, beni hizaya sokup az çok haddimi bildiren tüm acılarımdan vazgeçerdim, salak bir çocuk olarak tekrar çıkardım karşına. Hala gülüyor musun oralarda?
Kaç kahkahanı kaçırdım acaba? Umarım çoktur. Umarım yoktur. İçimdeki bu sadist öfkenin ağzına sıçayım.
Dimdik duruyorsun, dünya seni yıkamaz gibi. İnat dolu, ciddiyet ve sorumlulukla dolup taşmış (hem de bazen ne biçim taşmış, eeeh seninle mi uğraşacağım derken bile karşındakine değil, yine onu yola getirme sorumluluğuna isyan ediyorsun öyle ki)... Dünyayı bile kurtaracaktın, bir kendini kurtaramadın. Nasıl da bozuksundur şimdi buna. Yenilme vakti, bükülme ya da kırılma vakti. Hem de kendi içindeki hayali şeytanlara, ne ironik ama... Hayalperestliği bu yüzden sevmezdin, değil mi?
Yapacak çok iş var gerçek hayatta, hayaller çocukça. Çünkü o işleri yapabilirsin, dünyayı değiştirebilirsin sen. Sorumluluğun var... Hah! Ama çok kızamıyorum sana, sen napacaktın ki. Senin çocuk olmana izin vermeyenlerin ağzına sıçayım.
Unutmuştum be, kafamdan çıkarmıştım. Hayallere kaçmıştım hep burun kıvırdığın gibi. Kırk yılda bir geyiğine bakılan kahve telvesinde bile çıkıyorsun karşıma, serbest çağrışımın da ağzına sıçayım.
Rüyamda dişlerimi söküyorum, bir, iki, üç, dört diş. Sana uzatıyorum iki izmarit de söndürülmüş küllüğün içinde, utançla, kanlı kanlı. Özür dilerim, özür dilerim beceremedim. Buyum, bu kadarım işte anca. Artık bana yetmez olduğum günün ağzına sıçayım.

Senin de... Allah kahretsin, diyemem ki- ama beni böyle uykumdan karın ağrısıyla kaldırışına harbiden sıçayım. Şiir bile yazamam. Beni böyle rezilliklere zorluyorsun. Aklımın köşesinde bir türlü boğup öldüremediğim kah-ro-la-sı umutla, "Belki hoşuna gider ama..."diyen salak çocuğun ağzına sıçayım.

19 Mayıs 2013 Pazar

"Kadınlar Zayıftır" ya da "Hepimiz, Daha Anca Ayakkabı Giymiş Maymunlarız"


19/05/13
İlkokulda okul servisini paylaştığım 8 yaşındaki erkek bir çocuğun, kadınların cinsel organının bulunduğu kısmın bir barbi bebeğinki gibi olduğunu sandığını keşfettiğimde hayret içinde kalıp kahkahalara boğulmuştum. İlk erkek arkadaşlarımdan biri, kadınların ne kadar sıklıkla ağda yaptırması gerektiği bilgisine gözleri büyüyerek hayret ettiğinde de şaşırmıştım; sonuçta eşşek kadar herifti. Geçenlerde gayet de yetişkin bir adam "Ya anlamıyorum neyine takıyor kadınlar bu olayın bu kadar" diyerek feminist meseleleri konusundaki fikrini açıkladığında... eh, artık o kadar da çok şaşırmadım. Çünkü gerçekten artık gördüm ki, ilgi duymamak bir yana, bir kadın olup bunu deneyimlemeden -hatta bazen o zaman bile- neyin yanlış olduğunu anlamak zor. Hele kavramları karıştırmadan anlamak ve analiz edebilmek epey zor, zaman alan bir süreç. Yine de babam "Ben bir yere sırf eğlenmeye mesela okey oynamaya falan gideceksem, kadın arkadaşlarımla gitmem ki. Erkek arkadaşlarım varken niye kadınlarla gideyim?" dediğinde ve bu sözün neresinin kendi kızlarına ve eşine hakaret olduğunu kavrayamadığında insan bozulmuyor değil.

2 Şubat 2013 Cumartesi

Dil ve Zeka


02/02/13
Son zamanlarda düşündükçe "zeka" kavramının bileşenleri konusunda şuna emin oluyorum: Benzer ama birbirinden farklı kavramları birbirinden ayırdedebilmek kesinlikle zeka ile ilişkili. Gerçekliği "kelimeler"in biçimlendirmediğinin, kelimelerin temsiller olduklarının farkında olarak kelime bazında benzerlik durumunda buna kanmamak bahsini ettiğim. Bağımlılık üzerine yazarken anneye bağımlılıkla madde bağımlılığını bir arada alan psikologlar gördüm... Kıskançlıktan bahsedildiğinde "sahiplenme" sonucu kıskanma ve çocukların kardeş kıskançlığı (doğrudan çıkar çatışması sonucu kıskançlık, sonuçta çocuk tek değil artık, ailede unique olma konumunu yitirdiği için buna sebep olan nesneye düşmanlık duyuyor) ya da bir başkasının sahip olduğu özelliği kıskanma ile karıştırılabiliyor. Stephen Hawking "Evrenin var oluşumu bilimsel bir gerçekliğe dayanır ama bu Tanrı'nın var olmadığı anlamına gelmez." dediğinde "Allah'ın varlığını kabul etti!" diye kendinden geçen tipler, size söylüyorum: Sırf Tanrı kelimesi bazı yönlerden Allah karakterinin temsil ettiklerini çağrıştırıyor diye, aynı şeyden bahsettiğiniz anlamına gelmiyor. Her "yaratıcı" figürü; toplumsal kurallar koyan, kitap gönderen bir Allah değildir. ...