12 Eylül 2011 Pazartesi

Kurgu ve Hayalgücü - 3/3

...

Kaçış Edebiyatı kavramı ilk kez, Tolkien'in başyapıtına yapılan bir eleştiride geçmiştir ve Yüzüklerin Efendisi'nin gerçeklikten kaçışın bir ürünü olduğunu söyleyen eleştirmenin sözünü de Tolkien kendisi doğrulamıştır. Gerçeklikten daha güzel, daha adil, doğru ve yanlışın daha belirgin olduğu bir dünyadır Orta Dünya. İnsanın hep ihtiyaç duyduğu nihai amacın ve yanılmaz, varlığından şüphe edilmez tanrısal varlıkların, kişiye amaç sunacak yenilmesi gereken -ve bunda kuşku bırakmayan- bir kötünün bulunduğu bir dünyadan bahseder. Savaşlardan öldürülen orkların arkasından kimse gözyaşı dökmeyecektir; bu günah ve suç ortadan kalkmıştır. Doğru ve yanlış arasındaki çizgiler nettir. Dünyamızdaki ikircikli eşitsizlik ilkesi bile çözülmüştür: İnsanlardan daha ufak tefek ve güçsüz olan Hobbitlerin bile yeri bellidir; bu yerden ayrılmayı da istemezler. Doğaları bulundukları konuma uygundur.
Tüm bunlar edebiyatın bir eleştiri oluşu işlevine de uyar; çok daha geniş bir alanda olsa da. Tolkien varoluşun tamamını eleştirmiştir; evrenin en temel kurallarını ve anlayışlarını altüst etmiş, kendi çabasıyla daha az kusurlu, estetik ve olabildiğince tutarlı olduğunu düşündüğü bir evren ortaya koymuştur. Ama bu bir ütopya değil, sanal bir alternatiftir. Dikkatli eleştirmenlerin kitaptaki Doğu halkının peçeli ve kötücül oluşunun oryantalist bir mesaj olabileceğini söyleyişine karşılık, Tolkien kitabının önsözünde açıkça belirtmiştir: “Alegoriden nefret ederim. Yaşlandıkça da daha çok nefret ettim. Bunu yerine (yalan ya da doğru) tarihi tercih ederim. … Çünkü birinde anlaşılan şey okuyucunun özgür iradesinde, diğerinde ise yazarın elindedir.” Tolkien eserinde anlattığı hikayenin sadece bir hikaye olduğunu, hiçbir gönderme ya da öneri içermediğini açıklama çabası içindedir ve bu çaba da kendi başına bir şey ifade eder.
Meselenin kimlik problemiyle ilgisi de şu ipucuyla gözler önüne serilir: Tolkien'in kendisini Gandalf olarak hikayeye kattığı söylenir ve öğretim görevlisi olduğu Oxford Üniversitesi’nin koridorlarında Gandalf'ınki gibi ak bir cüppeyle dolaştığı görülmüştür. Yazarın kendine ait bir evreni ve orada bir kişiliği, yaşamı, macerası vardır. Ölümünden sonra oğlunun yayınlattığı, Orta Dünya notlarının derlendiği Silmarillion ve Güç Yüzüklerine Dair isimli kitaplarda ise bu evrenin kökenlerini, ayrıntılarını, hatta ana hikayede gerekli olmayacak kadar çok yan hikayesini buluruz. Bu kadar derin ve ayrıntılı tasarlanmış bir tarihi, özellikle çoğu yayınlanmak için yazılmamışken sadece para kazanmak, büyük bir sanat eserini insanlara sunmak, ünlü olma isteği ve bunun gibi mazeretlerle açıklayamayız. Biraz sarsıcı da olsa gerçek şudur:
Hayalgücünün büyüklüğü gerçekliği küçük bırakmıştır / gerçekliğin küçüklüğü, hayalgücünü devreye sokmuştur. Ve Tolkien bu kadar güçlü bir hayalgücüyle, kendi yarattığını Tanrı'nın yarattığından daha tapılası bulmuştur. Onunla hemfikir olan binlerce insan bulabilirsiniz ve ben de onlardan biriyim.

Olası itirazlara ikiyüzlü bir not: Elbette hayalgücü de gerçekliğin bir parçasıdır / Tanrı'nın bir yaratısıdır. Bunu biliyorum. O zaman hayalperestlik de Tanrı'ya bir tapınmadır, öyle değil mi?

11 Eylül 2011 Pazar

Kurgu ve Hayalgücü - 2/3

...
Ortalama bir insanın, monoton bir yaşamı vardır. Uyanık olduğu sürenin yarısından çoğunu -çoğunlukla yaratıcılık gerektirmeyen bir işte- çalışarak geçirir. Fakat üstüne sıçrayacak aslanın hareketlerini öngörmeyi çoktan aşmış olan bir kurgusal zihin kapasitesi vardır. Günümüzde bu kişi, yatıp uyuyana kadar televizyon izleyerek, zamandan ve çabadan tasarruflu olan bu yolla açlığını doyurur. Bu basit bir eğlenme açlığı değildir. Günlük hayatın monotonluğundan daha geniş bir evrenin varlığıyla özgürleşme isteğidir. Gerçekten kurgusal olmayan zengin ve ünlü kişilerin ütopik ve yabancı yaşamı bile, ona kendi yaşamında tatmadığı hisleri tatmak için bir araç olur. Televizyonun görsel ve duysal sunum zenginliği tasarlama becerisini tembelleştirse de, hisler konusunda daha zengin, güvenli ve kolay bir deneyim sunar.
Amaç günlük yaşamda kişinin deneyimleyemediklerini, yani hissedemediklerini yapay yolla hissettirmek olduğundan, bireylerin farklılaşan hayalgücü boyutu ve kurgulama ihtiyacına göre kurgunun içeriği değişir. Gittikçe gerçeklikten uzaklaşan bir kurgu içeriği listesi şu şekilde sunulabilir:
  • Başkalarının gerçek hayatlarından bahseden ürünler (ozanın karşısındaki kalabalık için işlevi açısından kurgu görevi görürler),
  • Gerçek hayatın kurallarını birebir taklit eden bir evrende geçen, gerçek olduğu söylense inanılırlık konusunda şüphe yaratmayan kurgular,
  • Gerçek hayatın kurallarını kısmen taklit eden, örneğin gerçeğinden çok tesadüf öğesinin kullanıldığı, inanılırlığının kuşku yaratabileceği kurgular,
  • Gerçek hayatın oluşturduğu sahneye hayali ürünlerin eklendiği kurgular; örneğin kurtadamlar, vampirler, büyücülerin gerçekliğe eklendiği, fakat bunların ana konu olmadığı hikayeler,
  • Gerçek hayattan temel prensipleri alsa da gerçek dışı bir yaşam tarzından, toplumdan ve olaylardan bahseden, örneğin temel konusunun çoğunlukla insan dışı hayali ırklar, hatta gerçekdışı fizik kuralları (büyü sistemleri vb.) olduğu kurgular.
Bu her adımın arasında da daha incelikli bakıldığında, kuşkusuz başka basamaklar mevcuttur. Hatta kopukluğu daha da ilerletip, gerçek hayattan pek az özelliği -o da mecburen- yarattığı evrene katan, fakat kurgulamasının zorluğundan popüler olamayan kurgular da mevcuttur.
Hayalgücünün açlığı bu noktaya geldiğinde, artık durum sosyolojik ve psikolojik incelemeye de muhtaçtır. Öyle ki, tüm ekonominin kurgu ürünlerinden etkilendiği, kalabalıkların zihnini kurguların, belki gerçek hayattaki olaylardan daha çok meşgul ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Günlük hayatın sadeliği, insan zihninin hayalgücü kapasitesine yetmiyor. Ozanın karşısındaki kalabalık eğer hayatın kendisinden memnun değilse ve/veya kimlik sorunları varsa ise, kurgunun işlevi -medyayı yönlendirenin amaçlarını ayrı tutuyorum- eğlenceden bambaşka boyutlara geçiyor. İşte bu nokta, Kaçış Edebiyatı kavramının icat edildiği yerdir.
...

10 Eylül 2011 Cumartesi

Kurgu ve Hayalgücü - 1/3

09/09/11

Bilimin yaklaşımıyla her şeyin altında bir amaç ve evrimsel işlev ararsak, insandaki hayalgücü ve kurgulama becerisini kolayca açıklayabiliriz: Olacakları ve olabilecekleri öngörebilmek canlı için ölümcül öneme sahiptir. En basitinden; kişinin üstüne sıçramak için kasları gerilen bir aslanın saldıracak olduğunu öngörebilmek, ne yöne atılacağını zihinde canlandırabilmek ve buna uygun tepkiyi tasarlayabilmek için çevik bir zihne ihtiyaç vardır. Kognitif aşamalar kabaca şunlardır:
  • Aslanın görünüşünün ve kas hareketlerini görmek ve algılamak,
  • Bu hareketin sonucunun ne olacağına dair daha önceki deneyimlere dair bilgileri çağırmak,
  • Kurgulama gücüyle bilgiyi senaryoya dökmek, canlandırmak,
  • Tepkiyi tasarlayıp bu senaryo içinde denemek,
  • Ve son olarak, tepkiyi uygulamak.
İnsanlığın iletişim becerilerini geliştirmesiyle bu kurgulama yeteneği de kuşkusuz daha geniş bir sahaya açıldı. Dil, zihnin bu çevikliğinin artık kişi aslanı gözleriyle görmese bile canlandırabilmesini sağlayacak kadar keskinleşmesini gerektirdi. Bir süre sonra savaş alanında öncülerin getirdiği raporlardan zihninde bir meydan tasarlayabilen, düşmanın binlerce askerlik ordusunun her taburunun hareketini öngörebilen komutanlar vardı. Zaman içinde diplomasiye dönüşen bu dev satranç oyununda, aslan artık görünmez olduğundan bu yetenek iyice keskinleşti. Bu tıpkı belli bir yaşa kadar matematik hesaplarını üç elma ile iki elmayı bir araya getirerek yapan bir çocuğun, sanal zihinsel yeteneklerini kullanabilir hale gelmesi kadar büyük bir adımdı. Artık insan, sadece olayları değil karşısındaki insanın da ne düşüneceğini öngörmeliydi. Ve bu büyük adımdan sonra durumun karmaşıklaşması kaçınılmazdı; artık gerçek olanla gerçek olması olası olan ayrımının netliği bulanıklaşmaya başlamıştı. Çünkü karşıdaki kişinin ne düşündüğü konusundaki öngörüler pek sık ve netlikle doğrulanamaz.
Olasılıkların zihinde dallandığı, çeşitli senaryolar için çeşitli tepkilerin tasarlandığı bir zihin için bu beceriyi zaptetmek zorlaşmış olmalı. Belki de hayatta kalıma hizmet etmeyen keyfi kurgular, yani kurgusal edebiyat bu noktada ortaya çıktı.
Müzik ve edebiyatın bir bütünün yarısı oldukları zamanlarda, kuşkusuz hayalgücünün toplulukların eğlencesine kullanılabileceği çoktan keşfedilmişti. Hayalgücünü daha az ölümcül bir işlev olsa da geçinmek için kullanan ozanlar, bu değişimde ilk adım oldular. Antik Yunan'dan bildiklerimize göre bu dinle de harmanlanmıştı ve bazıları tarafından -bugünden hareketle yargılayacak kadar küstah olduklarında- bu durum hayalle gerçeğin ayrımının çok zayıf olduğu şeklinde yorumlanıyor. Gerçeklik kavramının zihindeki imgeler dahil edilerek tanımlandığını da söyleyebiliriz; ki bu ifade -dini imgeler göz ardı edildiğinde bile- bu devir için de doğru olur. Fakat gerçeklik algısı başka bir konu.
Yaşadığımız zamanda keyfi kurgunun eğlenceden başka amaçlara hizmet etmeye başladığı, kategorize edilecek kadar birbirinden ayrılabildiği bir noktaya geldik. Elbette kurguyu üretenin ve çeşitli yollarla bu kurguyu değerlendirenin amaçları da farklılaştı. Medya, bu iki bireyin arasında -ozan ve hitap ettiği kalabalık- yeni bir ajan olarak yer buldu. Medyanın üzerindeki otoritenin eli ise kurgu için bambaşka amaçlar ve kullanım alanları buldu. İnsanlığın bu gelişen kurgu becerisiyle elde ettiği en büyük icadı, yani yalan, kalabalıkların gerçeklik algısını yönlendirmeye başladı. Hatta medyanın sundukları ikiye ayrıldı: Hayali olduğunun bilinmesinin istendiği kurgular yani sanat dediklerimiz ve hayali olduğunun bilinmesinin istenmediği kurgular yani yalan dediklerimiz.
Bu yazıda sadece ilk gruptakilerin yani kurgusal sanatın amaçlarından ve sonuçlarından bahsedeceğim. 
... 

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Birkaç şeyi açıklığa kavuşturalım 5 - Adalet ve Tanrı


1 Nisan 2010 Perşembe, İzmir

Dünya adil midir?”, “Doğa adaletli midir?” falan “Dünyanın en somon balığı kaç kilometre rengindedir?” sorusundan daha anlamlı değildir. Hatta daha yersizdir, çünkü somon balığının sebep olduğu saçma afallamanın aksine ölümlere sebep olabilirler; olmaktadırlar.
Tüm bu ölümlerin sebebi de tam olarak elindeki eteğin ne olduğunu çözemediğinden kafasına giymeye çalışan adamın sebebiyle aynıdır. Burada iki tuhaf ifade icat etmek zorundayım: Doğal olan ve doğal olmayan. (Gerçi ilk icat eden olmayabilirim; bir yerlerden duymuş gibiyim)
Doğal ve doğal olmayanı tayin etmek için, tamamen ve insanlığa has tüm o ukalalıkla, insanlık üzerinden referans alıyorum. Son derece basit: İnsan için var olan ama insan dışında kalan evren için var olmayan her şey doğal değilken, insandan bağımsız var olanlar da doğaldır. Örneğin doğal olmayanlar örneklenecek olursa doğal sayılar ve köklü sayılar, ekonomi, kurgunun edebiyattaki önemi1 vb. Bir de doğal olarak var olan ve insanevladı doğal olana sıklıkla kör olduğu için keşfedilmesi gerekmiş olan şeyler: Yer çekimi, elektrik ve diğer ilişkili kanunlar. Doğal olanı kullanıp da doğal olmayan elektrikli fön makinesi, psikoloji bilimi gibi biraz daha kafa karıştıran örnekler de var ama ortalığı bulandırmanın gereği yok.
Adalet icat edilmiş bir kavramdır; keşfedilmiş bir kavram değil.
Doğada adalet falan yoktur. Aslanın içi, zavallı antilobu yerken yanmaz. Timsahın gözyaşları, insanların esnerken akıttığı gözyaşıyla aynı sebebe dayanır. Zayıf olan doğada ölür, bir bakımevine gitmez.
Bazıları aksini iddia etse de, doğa insan için varlığını sürdürmediğinden, adalet kavramı icat edildiğinde aslanlar vejetaryen olmamıştır. İnsan soyu ortadan kalktığında da olacağı yoktur. Bu yüzden bana doğa ve adaleti bir arada barındıran cümlelerle gelmeyin; ya da gelirseniz de somon balığı hakkında konuştuğunuzda alacağınız tepkiden fazlasını beklemeyin.
Durumu kişiselleştirmeyelim.
Adaletsizlik, kısaca ve en öz haliyle şöyle tanımlanır: İki kişi ya da taraf arasındaki anlaşmazlık, akde uymama. Tam tersi ise adalet, adil olandır.2
Yani ortada iki taraf, iki insan yoksa adaletten söz edilemez. Doğa zaten yasasını uygulatır, kolaysa yer çekimi akdini ihlal et.
Saçma olsa da doğanın adaletini sorgulamayı anlamıyor değilim. Üç yaşında bir çocuğu gözlemleyin, siz de anlarsınız. Oyuncak bebeğini yere düşürünce ondan özür dileyen çocuktan bahsediyorum, ya da oyuncağına “Seninle çoktandır oynamadım, kızdın mı bana? Küstün mü?” diye soran çocuk. Çocuğun dünyayı ve kendinden başka varlıkları anlamak için kendine benzediğini varsaymaktan başka yolu yoktur. Kafasını çarptığı pencere pervazını cezalandırır bu yüzden; bir daha yapmasın, akıllansın o pencere pervazı ister. Yönteminden de son derece emindir. Oyuncağının ona küsmesi de son derece doğaldır; çünkü kendisi olsa küserdi.

Varması gereken yere daha bir saatlik yürüyüş yolu varken yağmur başlayınca adam kaldırır başını, ekşi bir yüzle sitem eder: “Ama bu haksızlık!” Ama içten içe bilir ki haksızlığın söz konusu olması için iki taraf, iki kişi gerekir. Bu yüzden aptal gibi görünmemek için hemen ardından ekler: “Tanrım! Bunu hak edecek ne yaptım?
İşin ölümlere giden kısmı da burada başlar.
1Hayır, kurgunun edebiyattaki yerini takdir etmeyen insanlıktan özür dilemeyeceğim.
2Hobbes, Locke ve bana göre.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Birkaç şeyi açıklığa kavuşturalım 4 - Biz ve Siz


18 Kasım 2009 Çarşamba, İzmir

İnsan dediğin öyle olur olmadık sorulara cevap istememeli. Yoksa hiçbir iş yürümezdi. Dünyanın dengesi alt üst olurdu. A, elbette soru sorabilir. Bunun sakıncası pek yok. Önemli olan cevabı aramak bir yana, cevabı almaya bile istekli olmamaktır.
Bir kereden ne olur?”
“…”
İşte. Zararsız bir soru sorma örneği. Ya da:
Bu adamın ne şerefsizliğini gördük de oy vermeyelim?”
Ortamda onayla baş sallamalar ve mırıldanmalar olacaktır. Densizin biri şimdi cevap verse, küçük bir olasılık da olsa, kafaları karıştırarak toplumun huzurunu bozabilir. Daha büyük ihtimalle de, iyi eğitilmiş insanlar onu şiddetle ve büyük bir iyi niyetle eğitmeye girişecektir. Hatta bir başka benzer sorunun ortaya atılması için harika bir ortam oluşacaktır: “Ne diyorsun arkadaşım sen?!”
(Arkadaşım! Kime ne dediğine dikkat et. Çünkü o adama –burada sayıca üstün olan- biz oy verdik/vereceğiz. Niye böyle bir karar verdik önemli değil; önemli olan bu kararın grupça verilmiş olması. Ki bu kalabalığın işi de aramızdan vazgeçecek gibi olanları aynı karara geri çevirmektir. Bu bir döngü ve biz bu kadar kalabalıkken kafamızı karıştıramazsın. Gelelim işin özüne: Biz böyle bir karar aldığımıza göre, o adam bizdendir. Hem bizim kararımıza laf söyledin, kararımızın derinliğine hakaret ettin, hem de bizden olana laf söylüyorsun! Senin ne dediğinle ilgilenmeye başlıyorum ve bu senin için pek hayırlı olmayacak.)

Tüm hikayenin başlangıcı şudur: İki kişi (temsilen) bir noktaya gelir. Birbirlerini tanımasalar da olur aslında. Ama ikisi o noktada bir araya gelmişlerdir ve o nokta, onlara ait bir benzerlik noktasıdır. Mesela o nokta erkek olmak, Türk olmak, dindar olmak, köpekleri sevip de kedileri sevmemek olabilir. İşte bu (en az) iki kişi bir adet “biz” oluşturduğunda, yani kendilerine “biz” demeye başlamışlarsa işler tuhaflaşır. Bir de işin içine “Siz” girerse, eyvah ki eyvah…
Siz” daha da berbat bir şeydir. Sinsi olan, kötücül olan odur. Asıl sorunu o çıkarır aslında. “Biz” ve “Siz” beraber başa geldiğinde çok büyük kavgalar çıkar ama çoğunlukla “Siz” bile yeterlidir.
Siz kadınlar yok musunuz!”
O –dişi- insan, diğer kadınların da suçlarını taşımaya niyetlenmemiş olabilir. Kendisi asla “Biz kadınlar…” şeklinde cümle kurmuyor olabilir. Ama bunun o noktada bir önemi yoktur. İtiraz ederse soru olmayan bir soruyla karşılaşır derhal: “Kadın mısın, değil misin? Sen onu söyle.”

Herhangi bir “Biz”e dahil olduğunu hisseden kişiler, karşılarına “Siz” olan bir grup insan çıktığında saçmalamaya başlarlar. Özellikle “Siz” fena halde “Biz”den farklıysa ve dönem dönem bu iki grubun çeşitli açılardan çatıştıkları noktalar olduysa:
Bizden” kişi, en az bizim kadar iyidir. İyi derken, iyi olan her şeydir. O iyi huyludur, iyi niyetlidir, akıllıdır, temizdir, iyi giyinir, yakışıklı ve güzeldir, onun yanakları sağlıkla parlar, dişleri inci gibidir ve benzerleri. Biliriz ki, söz konusu olan o “bizden” kişi, karşısına aynı şekilde bir “sizden” kişi çıkınca “biz”i aynı şiddetle savunacaktır. Biliriz ki başka birisi de bizim inci dişlerimiz olduğunu düşünüyordur. Ne mutlu!
Siz” ise kötüsünüz. Her türlü kötü şey sizsiniz. Şeytan kadar kötücülsünüz, aptal ya da delisiniz –sonuçta “biz”im gibi düşünmüyorsanız!-, çirkinsiniz, uyurken horluyorsunuz ve ayaklarınız da kokuyor!

Siz” kötü bir şeydir elbette. Ama onun ne kadar kötü olduğu, çoğunlukla kişinin ne kadar “biz” olmakla ilgilendiğiyle bağlantılıdır. Bir Türk kendini ne kadar Türk hissediyorsa, diğer uluslar o kadar kusurludur. Biri ne kadar heteroseksüel olduğuna eminse, biseksüel ya da homoseksüeller o kadar sapıktır. Bir insan kendini ne kadar Galatasaraylı tarif ediyorsa, Fenerbahçeliler o kadar… filan.

Eğer bir grup insanın karşısına herhangi bir şeyin adayı olarak çıktıysan, tüm bu “siz ve biz” saçmalığı harika bir fırsattır. Üstünkörü bir istatistikle bakarsın karşındaki seçmenlerin hangi “biz”lere dahil olduğuna. En kalabalık “biz” hangisiyse, onlara “Bu adam bizden.”dedirtmek üzere kampanyaya başlarsın. Bunu başardığın an olay bitmiştir. Çünkü artık o kalabalığa göre sen her zaman iyisindir, akıllısındır; senin rakibin olacak kişi de bir o kadar kötüdür.

23 Ağustos 2011 Salı

Birkaç şeyi açıklığa kavuşturalım 3 - Eğitim

...En önemlisi eğitim.


Eğitim ya da terbiye kavramı kısaca şu şekilde özetlenir:
Eğitilmemiş/terbiye edilmemiş bir köpek, ne yapacağı belirsiz olmasından dolayı insanoğlunun sinirini bozar. Eh, elbette yemek verildiğinde gider yer, ama vurduğun zaman da hırlar. Gider mesela, evin beğendiği bir köşesini idrarıyla işaretleme suretiyle kirletir. Orayı beğenmiştir çünkü; ama sen orayı beğenmesini istemezsin. Senin gösterdiğin yeri beğensin istersin. Daha salak olsun, vursan da sana hırlamasın istersin. Sadece dışarıdan gelene, “öteki”ne, senin düşman olarak gösterdiğin kişiye hırlasın istersin. Epey şey istersin ve bunları köpeğin haysiyetini koruyarak, ona ve seçimlerine saygı duyarak yapamayacağın aşikardır. Gerçi zaten böyle bir saygı söz konusu olsa bu tür sıkıntıların da olmaz. Senin durduğun yere göre, sen Efendi’sindir, o da sadece köpek. Senin kararlaştırdığın şekilde yapması ve yapmaması gereken şeyler vardır. Bu yüzden onu eğitirsin.
Eğitim öyle bir şeydir ki, bu esrarengiz işlemin sonunda köpek gerçekten senin gösterdiğin yeri beğenir. Sen kızacaksın diye değil, orayı beğenmeyi öğrendiği için gider oraya işer. Yemeğini nerede yemesi gerektiğini öyle iyi öğrenmiştir ki, başka yerde versen yemez bile. Bir zaman gelir, sen onu kendi başına bıraktığında o eğitildiği şekilde davranmaya devam eder ve sen öyle olacağını bilirsin. İşte bu mükemmel köpektir.
Efendi insanlar, sadece köpek olan insanların istedikleri şekilde davranacağına emin olmak için eğitimi kullanır.

İnsan kuşkusuz köpekten daha akıllı bir yaratıktır. Bu yüzden yavruladığı zaman, kendisi nasıl eğitildiyse soyunun bir sonraki üyesinin de öyle eğitilmiş olacağına emin olmayı kendine görev edinir. Sadece kendi soyunun değil, çevresindeki tüm diğerlerinin de eğitildiği şekilde davranacağına emin olur. Eğitildiği şekilde davranmayan birini gördüğünde hemen onu ya yetkililere ihbar eder, ya ayıplar ve iyi niyetle düzeltmeye çalışır, ya birkaç iyi eğitimliyle bir araya gelip döver, ya da daha etkili eğitim kurumlarına yazılmasını sağlar. Hala işe yaramıyorsa –ya da bazen diğer yolları denemeden- “eğitilemeyecek kadar vahşi” damgasıyla tecrit eder. Onu bir yere kapatır ve çocuklarına gösterir: “Siz böyle olmayın. O deli ve/veya suçlu. Muhtemelen ikisi birden ve daha fazlası.”
İşte bu yüzden -şimdiki zamanda- iyi aile terbiyesi almış, eğitimini az çok tamamlamış ve hiç de vahşi olmayan bu insanlar; karşılarında birisi konuşurken onayla başlarını sallıyor ve mırıldanıyorlarsa bunu gerçekten kastediyorlardır. Evlerine gittiklerinde de orada konuşan Efendi’nin söylediklerini onaylıyor olacaklardır –her zaman dediklerini yapmıyorlarsa da. Neyse ki insan dediğin işine gelmeyeni unutma eğilimine sahiptir; tanrının bir başka lütfu.

21 Ağustos 2011 Pazar

Birkaç şeyi açıklığa kavuşturalım 2 - Diktatörlük

...Diktatörlük şeytan icadıdır.

Düşün ki sen, birisi ortaya çıkıyor ve o Süper-insan. Her şeyi en doğru bilmekle kalmıyor, yönetimi ele geçirecek kadar güçlü. Üstüne üstlük erdemli; başa geçip cebini doldurmayı değil, insanlarının refahını düşünüyor. Tabi biraz aptal; çünkü bunun halkının hoşuna gideceğini, takdir göreceğini falan sanıyor. Mükemmel insan! Ne kadar sıkıcı.
Toplumu baştan yaratmaya girişiyor Süper-insan. Kararlılık dolu; ama fazla zeki olmadığı için tutarlı bir toplum, adaletli bir yaşam tarzı ortaya koymak için çaba harcıyor. Var sayalım ki insanlığı bu kadar saçma yapan yapıtaşlarını falan bulup değiştiriyor da; hatta belki doğa yasalarını bile değiştiriyor bu amaç doğrultusunda. Belki gereklidir; ben böyle bir salaklığı hiç denemedim sonuçta. Ve bunu başarıyor. Herkes bir diğerinin fikrine saygılı; çünkü herkes aynı şeyi düşünüyor zaten. Kategorizasyon optimal düzeyde; çünkü tek bir insan kategorisi var. Önyargı falan yok, insanların farklılıklara tahammülü harika boyutlarda; çünkü farklılık yok! Herkes –ilkokul kitaplarında yazdığı gibi- bir başkasının özgürlüğüne kastedene kadar özgür… Ben kendimi öldürürüm ki. Tanrı bile öldürür kendini. Sonuçta Tanrı ya o, bir yolunu bulur.
Süper-insan: (Robotik, cansız bir sesle) Bir canavar yaratmışım… (Bir süre sessizlik. Çünkü Süper-insan biraz ağır düşünür.) Evet, evet… Gidip kendimi asayım.

Neyse ki bu ideal diktatörlüğün resmidir. Tanrı, şeytanla adil oynamadığı için doğa kurallarını, insanın yapısını falan bunun gerçekleşememesi uğruna dikkatle ayarlamıştır. Bu yüzden asla Süper-insan ortaya çıkmaz; sadece Kendini-Süper-Sanan-İnsan vardır. Bu da diktatörlük girişimlerinin hiç de sıkıcı olmamasını sağlayan komedileri ortaya çıkarır.

Eskiden televizyon yokken, kitap basacak makineler bile yokken, demokrasi yokken insanlar nasıl eğleniyorlarmış acaba? Buradan bakınca aslında o zamanlar da hiç sıkıcı görünmüyor. Sonsuz kusurlarla dolu teokrasiler, monarşiler denizi! Bir sürü Kendini-Süper-Sanan-Üstelik-Bu-Yetkiyi-Tanrıdan-Alacak-Kadar-Süper-Olan-İnsan! İşte şimdi o kemikleri kırarcasına güçlü iç çekiş zamanı; nefesim kesildi, gülmekten karnım ağrıyor.
Bu kişiler çıkıp bir şeyler deklare ediyorlar. Saçma sapan şeyler çoğu. Ve saçma sapan dayanaklarla, inanılmaz ciddi bir yüz ifadesiyle. Çünkü söylediklerine inanıyorlar! Bir yığın insan da başını onayla sallıyor- ama şimdiki insanların yaptığı gibi de değil! Şimdiki insanlar başlarını sallıyorlar ve evlerine gittiklerinde aynı sözleri çocuklarına, söz geçireceklerini inandıkları kişilere, mesela sayıca azınlıkta kalanlara tekrarlıyorlar; o az sayıdakileri ayıplıyorlar falan. O zamanlarda insanlar daha zekiymiş sanırım çünkü evlerine gidip kafa salladıklarıyla hiç de alakası olmayan bir şekilde, canlarının istediği gibi yaşıyorlarmış. Tabi o zamanlar ne güvenlik kameraları var, ne de aynı fikirleri günde yüz kere, yüz farklı şekilde tekrarlayan medya. Ve eğitim! En önemlisi eğitim…

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Birkaç şeyi açıklığa kavuşturalım 1 - Mizah ve Demokrasi


13 Kasım 2009 Cuma, İzmir

Aşk dediğimiz tuhaflığı milyon kişi milyon farklı şekilde tanımladı. Belki en doğrusu değil ama en eğlencelisi şuydu: Hedef olan şeye muhtaç olmak, tutkulu bir sevgiyle bağlanmak ve aynı şiddette nefret etmek.
Sadece kendi adıma konuşabilirim. Bu yüzden öyle yapacağım.
İnsanlıktan o kadar nefret ediyorum ki aşığım. Öyle bir his ki, o kadar şiddetli ki kemiklerimi kıracak bir güçle iç geçirmek istiyorum ona karşı. Yüzüne karşı. Odunla dövmek istiyorum onu. Katıla katıla güldürdüğü için, yaşam gözyaşlarıyla ağlattığı için ona teşekkür etmek istiyorum. Tanrı da insanlığa böyle aşıksa, o histeri haliyle hem Kıyamet’e layık görmesi, hem de krallığında baş köşeye oturtması şaşırtıcı değil.
Karar vermek çok zor, iki uçta gidip geliyorum: İnsanlık tüm kötülüğüne rağmen aynı zamanda iyi mi? Yoksa sadece evrenin kaosunda bir başka parça olduğu için deli mi?
Mizah var bir kere! Saçmalık var! Hepsinin özü bu; elbette karar veremezsin. Adım başı saçmalık, en tepedekilerden en sıradan olanına kadar. Ve bir başka saçmalık: Bazı insanlar, bu dünya üzerinde, tüm bu saçmalığa rağmen melankolik olmayı başarıyor!
Tanrı: Hahahohauhauhahaha! Bi-bir… hahahohu… Bir canavar yaratmışım! Nıhahahohuhu… Yeter… Hıhıhahaha…

Adam “Demokrasi adına…”diyor, bir kalabalık başını onayla sallayıp mırıldanıyor kendi arasında. Aynı adam bir daha diyor: “Demokrasi adına…” Bu kez arkasını da getiriyor: “…böyle bir şey söyleyemezsin!” Aynı kalabalık başını onayla sallayıp mırıldanıyor kendi arasında. Adam şöyle diyor: “Demokrasinin korunması uğruna, bu tür zararlı yayınlara izin veremeyiz… Demokrasi için uğraşıyoruz burada, siz eleştiriyorsunuz… Böyle antidemokratik demeçler veriyorsunuz, devletimizin fikir bütünlüğü bozuluyor…” falan.
Otostopçu’nun Galaksi Rehberi isimli kitap harika bir saçma sapanlıktadır. Tıpkı yukarıda konuşan adam gibi. Ve söz konusu kitabı okurken de, bu adamı dinleyip izlerken de aynı sıkıntı çekilir: Başlangıçta tatlı olan o kahkahalar, “Haha! Ay çok yaşayasın!” nidaları, bir süre sonra karın ağrılarıyla azalır. Sonra insan saçmalığa doymaya başlar ve baştaki saçmalığın dozu düşmemiş olsa da gülme eşiği istemsizce yükselir. Sonuçta insan dediğin evrimsel olarak gülmekten katılmaya karşı savunma mekanizması geliştirmek zorunda kalmıştır. Böyle bir durumda işin eğlencesi kaçacaktır. Sorunun çözümü ara vermektedir. Kitapta kaldığın yeri işaretler kapatırsın – hala konuşmakta olan komedyene bir süre sırtını döner geometri sorusu çözersin. Eşik düştükten sonra geri döner, tekrar söz konusu “Çok yaşayasın!” nidalarına başlarsın.

Bilmeyenlere ve bilmek isteyenlere: Demokrasi bireylerin fikirlerini özgürce dile getirmesi, başkalarının fikrine saygı duyarak yargılamadan göz önünde bulundurmasıdır. Birisi “İnsanlar demokrasinin ne olduğunu bilse, dünya çok daha güzel bir yer olurdu.”demişti. Ama demokrasi bilen de bilmeyen de insan olduğuna göre, bunun saçma olduğunu söyledim ona. Dünya zaten olabileceği kadar güzel.
Kim demokrasi biliyor ki?
Demokrasi kavramını icat eden insan: Hahahohauhauhahaha! Bi-bir… hahahohu… Bir canavar yaratmışım! Nıhahahohuhu… Yeter… Hıhıhahaha…

Şimdi demokratik insan bu sözüme bozulur, fikrimi yargılar: “Demokrasi olmasaydı bu fikrini dile getiremezdin.”
Saçmalığa işaret ediyorum: Aynı demokratik insan, ırkının “ilerlemesini” ister, iyiliğini düşünerek bir fikrini ortaya atar. Diyelim ki Demokratik A kişisi der ki: “Bence şu kişi başa gelmeli. Çünkü şu ve şu konularda yetkin.” Demokratik B kişisi ise başka birini gösterir. Araya C girer ve onun fikri ciddiye alınmaz; çünkü C demokratik değildir- demokratik bir fikir öne sürmemiştir. Sonra demokratik oldukları için birbirlerini muhatap alan iki kişi bakışır ve en iyisi oylama yapalım der. Yüzde elli oyu bir aday, yüzde elli oyu öbür aday alır. Koalisyon kurar, bir yılda bir karar alarak ülke yönetmeye çalışırlar. C kişisi terörist olur.
Hiç de şikayet etmiyorum. Bence bu çok eğlenceli! Sonuçta insanın yaşamını keyifli, anlamlı yapan bir amacı –en azından mücadelesi- olmasıdır. Amaçları ve icatları ortaya çıkaran şey sorunlar olduğuna göre; bu kadar sorunlu bir saçmalık harika bir şey! Sorunlar olmasaydı teker teker sıkıntıdan intihar ederdik; insanlığın soyu tükenirdi. Tanrının çok canı sıkılırdı. Bu yüzden diktatörlük şeytan icadıdır.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Tanrı, Mazoşizm ve Özgürlük Korkusu Üzerine

C. Hitchens - Tanrının Olduğunu Düşünmek için Sebep Yok
Aşağıdaki tartışma, yukarıdaki linkte belirtilen videodan bahsettiğinden öncelikle izlemeniz önerilir.

Üzerinde duracağım konu Hitchens'ın anlamadığını söylediği “inanabilmeyi” ya da “eski inancına dönebilmeyi” dileyen ateistlerden hareketle bir açıklama olacak. Ben de onlardan biri olduğum için Hitchens'a cevap verme isteği doğuyor içimde. Ama bu cevabı anlaşılabilir kılmak için ideal sadist-mazoşist fantazisini açıklamam gerekli. (Evet, gerçekten...)
Kişinin kendinden daha üstün bir zihnin/varlığın onun yerine kararı vermesi, kişinin sorumluluğunu onun yerine taşıması isteği, kişinin iyiliğine olacak doğru kararlar vereceğine güvenmek ve bunun karşılığında da bu üstün varlığa hizmet etmek, her şeyiyle teslim olmak mazoşistin dürtüsüdür. Mazoşist, sadistin korumasında olmak ister ve sadist ne kadar “üstün”se o da o kadar güvende olacağından onun üstünlüğünü sağlamak için çabalar. Sadist açısından da durum bir başkası üstünde sert bir otorite kurmak, üstünlüğünü görmek, hükmetmek olarak hayat bulur ve bu iki tarafın da kazancına bir eğilim kazanır. Sadistin acı vermesi ve mazoşistin onun elinden acı çekmesi, bu acı ister fiziksel ister ruhsal olsun iki tarafa da kontrolün, hükmedenin kim olduğunu tekrar gözler önüne sermek için uygulamaya dökülen bir araçtır ve çift tarafa da rahatlama sağlar. Fakat bu fantazide olmazsa olmaz bir öğe de sevgidir. Her iki kişi de birbirine sevgi beslemeli, sadist acımasız tutumuna rağmen hükmü altındakini dışarıdan gelen tehditlere karşı koruma isteği hissetmelidir. Üstün ve kontroldeki taraf olarak mazoşistin sorumluluğunu beklendiği gibi onun lehine olacak kararlarla taşımalı, acı vermek ve acı çekmek kadar önemli olan bu diğer uygulamayla aradaki ilişkiyi pekiştirebilmelidir.
Üstün bir zihin ve varlık olarak bu tartışmada kontroldeki tarafa kuşkusuz Tanrı'dır. Kul da mazoşist olarak konumunu alır. İmgedeki Tanrı'nın üstünlüğü ve kontrolü tartışılamaz büyüklüktedir ve zaman zaman acı vererek, zaman zaman da “kaderin oyunlarıyla” kulunu inanılmaz mutluluklara yönlendiren başarılı bir sadisttir. (Lütfen bu kavramları genel olarak bilinen anlamlarıyla değil, bir önceki paragrafta tarif ettiğim fantazinin terimleri olarak ele alınız)
Üç en yaygın dinin Tanrı figürleri bahsettiğim sadist konumunu mükemmel bir şekilde doldurur. Korkunç, güçlü, gazap ve sevgi dolu, şefkatli, her şeyi bilen ve asla yanılmayan, tapınma bekleyen (biraz da erkeksi) bir figürdür. Aldığı özgürlüğe karşılık şiddetli bir rahatlamaya sebep olan bir şekilde, daima yukarıdan izler ve onun kutsal ve yanılmaz iradesi bizi er geç kendi iyiliğimize yönlendirecektir. Aslında mazoşistin üstüne bir de cennete ihtiyacı yoktur...
Buraya kadar söylediklerimin karşısında herkesin mazoşist olamayacağı argümanı durur. Cinsel hayatlarında sadizm ve mazoşizmi uygulamaya geçiren insanların azlığına rağmen ben bu argümana kökten itiraz ediyorum. Eric Fromm'un psikoloji alanındaki belki en önemli çalışma konusu olan Özgürlük Korkusu, işte bu noktada konuya dahil oluyor.
Özgürlük, korkutucudur. Belli bir yaşa kadar baş edilemez olduğu kesindir ve çoğu insan bu belli yaştan sonra da ondan kaçmak için belirli stratejiler geliştirir. Bir yol ayrımında insan, hangi yöne gitmesi gerektiğine dair herhangi bir bilgiye sahip değilse ciddi bir zihinsel sorunla karşı karşıya demektir. Yolun çıktığı yeri bildiren ayrıntılı bir yön tabelası varsa bile, kişinin birbirinden farklı yönlerde karşılaşacağı şeyleri kıyaslayabilmesi için kendisinin hangisinden hoşlanacağı, hangisinin kendisi için iyi olacağı bilgisine ihtiyacı vardır. Geri dönülemez tercihlerde en doğru yol seçilse bile tereddüt, şüphe ve belki pişmanlık kaçınılmaz olarak kişiyi takip edecektir; çünkü hiçbir insan bahsini ettiğim kadar net bir bilgiye ulaşamaz. Bu yüzden, düşünmek ve sorumluluk almak zor olduğu için kişi başka rehberlere yönelir. Bu kalabalığı takip etmek, yani konformist bir tutum olabilir. Ya da bir başkasının iradesine teslim olarak otoriteye itaat etmek olabilir. Kuşkusuz insan zihninin oluşturabildiği en güçlü otorite figürü de Tanrı adı altında tanımlanmıştır.
Tercih şansım olsaydı, Tanrı'ya ben de teslim olmak isterdim. Özgürlük bunun için çok da büyük bir bedel değil.




İlk Adım


Bir blog açmak konusunda uzun süre kararsızlıkta kaldım. Bu sadece bireysel eylem olarak benim yapıp yapmayacağım üzerine değil, genel bir tutum olarak da bir kararsızlıktı. Çünkü fikirlerimi ve tasarılarımı insanlara duyurmak istesem de -ki bunun altında da kendini diğer insanların önünde var etmek, varlığını ilan etmek isteği var- beni bu isteğe uygun davranmaktan alıkoyan bazı etkenler vardı:
  • Bu fikirlerin alabileceği kötü eleştiriler ve daha kötüsü eleştirilecek kadar bile ilgi görmemesi korkusu:
Elbette eleştirinin bir gereklilik olduğunu ve yapıcı süreçteki rolünü küçümsemiyorum ama bu tepkilerden korkmama engel olmuyor. Ve hiç eleştiri görmeyecek kadar büyük bir ilgisizlik de temelde bir eleştiri olmasının yanısıra, anormalliğimin ve bulunduğum yerde yalnız oluşumun bir başka yüze vuruluşu olacaktır. İlgilendiğim konularla ilgilenen insan sayısının azlığı hayatım boyunca en büyük sorun oldu. Bazen aşırı olduğunu düşündüğüm kopukluğumdan çok da şiddetle yakındığımı söyleyemem ama her şeye rağmen ben de sosyal bir hayvanım. Aradığım destek değil, sadece bir muhattap.
  • Apaçık fark edildiği gibi bir asosyal olduğum söylenebileceği için, kişisel hayatımın gözler önüne serilmesi konusunda hep huzursuz olmuşumdur.
Özellikle bu yüzden romantik yaşamlarını birer serüven olarak bloglarda insanların kullanımına açan insanları anlamakta hep zorlandım; dolayısıyla anlayamadığım için kendime, onlar beni anlayamadığı için onlara öfkelendim. Bu da zaman içinde inatçı bir protestoya dönüştü. Olgunlaşmayı biraz daha başardığım şu günlerde görüyorum ki, bunu yapan insanların amacı benimkinden hiç de farklı değil; yani varlığımızı kalabalıklar önünde ilan etmek istiyoruz. Hatta bahsi geçen sanal kalabalık önünde ilan etmek için romantik yaşam yerine fikirsel yaşamı seçen ben, kendi standartlarıma göre daha derin bir mahremiyeti gözler önüne sermek istiyorum.
Şimdi tüm bu duygusal çöpü kendi yolumun üstünden çekilmeye zorlayarak (her ne kadar şu an bile omzumun üstünden korkutucu bir canavar gibi eğilmiş, olacakları bekleyip beni tehdit ediyorlarsa da) yayımlamayı planladığım ilk yazımı yazıyorum.
Yayınlayacaklarımın içeriği ikiye ayrılabilir: düzyazı olmak üzere edebi olanlar ve felsefi olanlar. Bazıları ikisinin bir karması olacak ve aslında hikayelere tekrar bir göz attığımda görüyorum ki kaçınılmaz olarak felsefi bir altyapı da taşıyorlar. Umarım birileri bunları okumaktan keyif alır.