09/09/11
Bilimin yaklaşımıyla her şeyin altında bir amaç ve evrimsel işlev ararsak, insandaki hayalgücü ve kurgulama becerisini kolayca açıklayabiliriz: Olacakları ve olabilecekleri öngörebilmek canlı için ölümcül öneme sahiptir. En basitinden; kişinin üstüne sıçramak için kasları gerilen bir aslanın saldıracak olduğunu öngörebilmek, ne yöne atılacağını zihinde canlandırabilmek ve buna uygun tepkiyi tasarlayabilmek için çevik bir zihne ihtiyaç vardır. Kognitif aşamalar kabaca şunlardır:
- Aslanın görünüşünün ve kas hareketlerini görmek ve algılamak,
- Bu hareketin sonucunun ne olacağına dair daha önceki deneyimlere dair bilgileri çağırmak,
- Kurgulama gücüyle bilgiyi senaryoya dökmek, canlandırmak,
- Tepkiyi tasarlayıp bu senaryo içinde denemek,
- Ve son olarak, tepkiyi uygulamak.
İnsanlığın iletişim becerilerini geliştirmesiyle bu kurgulama yeteneği de kuşkusuz daha geniş bir sahaya açıldı. Dil, zihnin bu çevikliğinin artık kişi aslanı gözleriyle görmese bile canlandırabilmesini sağlayacak kadar keskinleşmesini gerektirdi. Bir süre sonra savaş alanında öncülerin getirdiği raporlardan zihninde bir meydan tasarlayabilen, düşmanın binlerce askerlik ordusunun her taburunun hareketini öngörebilen komutanlar vardı. Zaman içinde diplomasiye dönüşen bu dev satranç oyununda, aslan artık görünmez olduğundan bu yetenek iyice keskinleşti. Bu tıpkı belli bir yaşa kadar matematik hesaplarını üç elma ile iki elmayı bir araya getirerek yapan bir çocuğun, sanal zihinsel yeteneklerini kullanabilir hale gelmesi kadar büyük bir adımdı. Artık insan, sadece olayları değil karşısındaki insanın da ne düşüneceğini öngörmeliydi. Ve bu büyük adımdan sonra durumun karmaşıklaşması kaçınılmazdı; artık gerçek olanla gerçek olması olası olan ayrımının netliği bulanıklaşmaya başlamıştı. Çünkü karşıdaki kişinin ne düşündüğü konusundaki öngörüler pek sık ve netlikle doğrulanamaz.
Olasılıkların zihinde dallandığı, çeşitli senaryolar için çeşitli tepkilerin tasarlandığı bir zihin için bu beceriyi zaptetmek zorlaşmış olmalı. Belki de hayatta kalıma hizmet etmeyen keyfi kurgular, yani kurgusal edebiyat bu noktada ortaya çıktı.
Müzik ve edebiyatın bir bütünün yarısı oldukları zamanlarda, kuşkusuz hayalgücünün toplulukların eğlencesine kullanılabileceği çoktan keşfedilmişti. Hayalgücünü daha az ölümcül bir işlev olsa da geçinmek için kullanan ozanlar, bu değişimde ilk adım oldular. Antik Yunan'dan bildiklerimize göre bu dinle de harmanlanmıştı ve bazıları tarafından -bugünden hareketle yargılayacak kadar küstah olduklarında- bu durum hayalle gerçeğin ayrımının çok zayıf olduğu şeklinde yorumlanıyor. Gerçeklik kavramının zihindeki imgeler dahil edilerek tanımlandığını da söyleyebiliriz; ki bu ifade -dini imgeler göz ardı edildiğinde bile- bu devir için de doğru olur. Fakat gerçeklik algısı başka bir konu.
Yaşadığımız zamanda keyfi kurgunun eğlenceden başka amaçlara hizmet etmeye başladığı, kategorize edilecek kadar birbirinden ayrılabildiği bir noktaya geldik. Elbette kurguyu üretenin ve çeşitli yollarla bu kurguyu değerlendirenin amaçları da farklılaştı. Medya, bu iki bireyin arasında -ozan ve hitap ettiği kalabalık- yeni bir ajan olarak yer buldu. Medyanın üzerindeki otoritenin eli ise kurgu için bambaşka amaçlar ve kullanım alanları buldu. İnsanlığın bu gelişen kurgu becerisiyle elde ettiği en büyük icadı, yani yalan, kalabalıkların gerçeklik algısını yönlendirmeye başladı. Hatta medyanın sundukları ikiye ayrıldı: Hayali olduğunun bilinmesinin istendiği kurgular yani sanat dediklerimiz ve hayali olduğunun bilinmesinin istenmediği kurgular yani yalan dediklerimiz.
Bu yazıda sadece ilk gruptakilerin yani kurgusal sanatın amaçlarından ve sonuçlarından bahsedeceğim.
...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder