An itibariyle Jesus Camps filmini izlemeyi tamamladım. Midem bulanyor. Şimdi klavyeye kusacağım:
Bu hayatımda izlediğim en rahatsız edici, en mide bulandırıcı ve aydınlatıcı belgeseldi. Eh, “aydınlatıcı” tam da oturmuyor, çünkü zaten bildiğim bir şeyin belgelenmiş, vurgulanmış, konuyu kafamda genişleten bir haliydi. Filmde odaklanılan Amerika Birleşik Devletleri'nin kökten dinci Avengalist grubu olsa da, dünyanın bu tarafında da benzer -aynı rengi, kokuyu taşıyan- şeyleri gördük sonuçta. Bireysel olarak deneyimliyim, benim ailemde de kökten dinciler ve -şeriat istemese de- “hardcore” dindarlar var. Hem ben ortaokula gidene kadar beni neredeyse anneannem büyütmüş sayılır. İşte o -bu tek özelliği olmamak üzere- bahsi geçen “hardcore” dindarlardandı. Din onun için sadece bir yaratılış açıklaması değil, bir ahlak sistemiydi; daha doğrusu kendi ahlak sistemini desteklediği noktaydı farkında olmasa da. Ona göre komşuna yardım etmeliydin; neden diye sorsan Allah derdi ama o açıklama oraya sonradan konmuştu belli ki. Çünkü bir yerlerde Allah'ın “komşuna yardım etmemelisin.”dediğini söyleyen birine denk gelse -ki benzerlerine denk gelmişti- buna inanmazdı. Kısacası erdemliliğini dinin arkasına saklamıştı ve Allah'a mal etmişti. Onun için bu tür şeyleri temsil eden Allah'ı da bolca hatırlardı hayatında; mevlütlere giderdi, dini sohbetler düzenlerdi, toplu dua etmeler falan filan... Hiç hacı olmadı ama epey sosyal olduğu mahallede hep Hacı Teyze adıyla anıldı. Dolayısıyla bana da Allah aşkı aşılamak için elinden geleni yaptı.
Belki beş yaşlarındayken başörtüsüyle fotoğraflarımın çekildiğini, bir yerlerden öğrendiğim yemek öncesi duamı anneannem teyzelerim falan bana okuttuklarını, şirin bulup takdirle aferin dediklerini hatırlıyorum. İlkokulda bana yaz tatillerinde Kuran okumayı öğretirdi; ben de hep bir sonraki yaza kadar unutmuş olurdum. Üç kez falan öğretti bana bu yüzden. Yine unuttum. Dualar öğretilmişti bana Arapça elbette; din kültürü dersleri sağ olsun Sübaneke'yi hemen tüm yurttaş yaşıtlarım gibi ben de hala unutmadım. Ama en kritik olarak çocukluğumdan aklımda kalanı anneannemde kaldığım geceler. Bana bir uyku duası öğretmişti, Türkçe; uyumadan önce söyletir yanlışsa düzeltir ezberlememe yardım ederdi. Şimdi tamamını hatırlamıyorum ama şöyle bir şey:
“Dinim İslam. Peygamberim Muhammed Mustafa. Mezhebim Sünni. Bişeyimbişeyim Adem...” Sonunu hiçbir anlam yüklemeden yuvarlayarak, ardarda gelince komik olduğunu düşündüğüm şu seslerle tamamlardım: “Müminimüslümanımelamdüllaaaaah!”
“Aferiiin!”derdi anneannem yanımda yattığı yerden, karanlıkta bile yüzünde olduğu hissedilen geniş bir gülümsemeyle, benim için gerçek bir sevinçle. Çünkü niyeti tamamen iyilik doluydu. Beni cennete sokuyordu. Allah'a layık bir kul, dolayısıyla onun sözlüğünde ve dünya görüşünde “iyi insan” yetiştiriyordu.
Bugünün tarihi saçmalıkları ve gündem yüzünden belirtmek zorunda hissediyorum. Bu gecelerin dahil olduğu 1990'ların ilk yıllarında kimse kimsenin mezhebini umursamazdı. Bir gün bir yerden duyduğum Alevi sözcüğünün anlamını sorduğumu hatırlıyorum anneanneme; tahminen yedi sekiz yaşlarındayım. Cevabı şudur: “Onlar da Müslüman; ama Hz. Ali'yi çok severler. Onlar da din kardeşi.” Ardından da “önemsiz” jesti var bu farka dair. Mesele gayrimüslimler olunca işler daha bulanıktı; çünkü onlar hayali yaratıklardı. Çevrede hiç yoktu onlardan. Taaaa oralarda bir yerdeydiler ve tıpkı Afrika'daki gergedanlar gibi ne sevilecek ne nefret edilecek şeylerdi. “Dindar olmayan Müslümanlar” ise bambaşka bir konuydu. Özellikle anneannemin bana açıklamaları ve mesajları da istemsiz bir çekingenlikteydi bu konuda; çünkü annemle babam o gruba dahildi (ben fasülye). O yaşta öğrendiğim şuydu ki: Anneanneme göre onlar yanlış, eksik yapıyordu ve bu anneannemi üzüyordu, cennete giremeyeceklerinden korkuyordu. Ama doğrudan sorunca “Cehenneme mi gidecekler?” diye, bana evet de diyemiyordu. “Onlar iyi insanlar, bir sürü hayır işliyorlar. O yüzden cennete girecekler.” Bu durumda, demiştim kendimce, önemli olan iyi bir insan olmak. Başını örtmek ya da namaz kılmak değil.
Bu akıl yürütmeye gerek duymamı sağlayan, benim konumum çok avantajlıydı yani. Çevrenin çeşitliliği harika bir şey. Sonuçta, “dindar olmayan/dindar olan iyi/kötü insan” konseptini ancak çevrende görene kadar anlama şansın olur. Ve kavramları birbirinden bağımsız inceleyip dindarlık ve iyi insan olmanın ilişkisiz olduğunu görürsün.
Yıllar sonra, bir akrabalarımız bir düğün mazeretiyle şehir dışından geldiler. Aslında yakın akraba denebilir; ama ayrı şehrilerde yaşandığı için iletişimimiz hemen hiç yoktu. İşte bu çiftin çocukları olmuş, kuzenler, benden altı yaş küçük ve sekiz yaş küçük iki kız kardeş. Sene 2000'ler artık; bunlar ilkokuldalar. “Hadi hadi kaynaşın, kardeş sayılırsınız siz!” yüreklendirmesi var büyüklerde. Bu gerçek bir diyalogdur:
“Oyun oynayalım.”
“Ne oynayalım?”
Kardeşim: “Hani bir oyun var, ben bir şarkı söylüyorum, biri dur diyene kadar. Ben durunca sıradaki kişi benim son söylediğim kelimenin geçtiği başka bir şarkı bulup onu söylüyor.”
Kuzen 1: “O olmaz.”
Kuzen 2: “Evet, şarkı söylemek günah.”
Ben ve kardeşim: o.O
Kuzen 1 (ifaddelerimizin farkında değil, çocuk monoloğu halinde): “Ama ilahi günah değil.”
Kuzen 2: “Buldum! Şeyi oynayalım! Kim-Allah'ın-99-Adını-Daha-Hızlı-Sayacak!”
o.O
Kardeşim: “Nasıl yani? Siz hiç müzik dinlemiyor musunuz?”
1.“İlahi dinliyoruz.”
2.“Evet, çok güzel ilahiler var. Ben en çok falanfilanı seviyorum. Bilmemkim çok güzel yapmış.”
1.“Yabancı bilmemkim de çok güzel İngilizce olanları yapıyor... Yusuf İslam... biri bi şarkı bişey.. çok seviyorum.”
2.“Yoksa siz o popçuları mı dinliyorsunuz? Günah.”
Elbette bana ve kardeşime bu yepyeni bir dünyaya açılan bir pencereydi. Ve ayıla bayıla tiksine şaşıra soruşturmaya devam ettik. Çeşitli görüşmelerle, ayrı ayrı olaylarla o yaşama dair öğrendiklerim şunlardır:
Mesele sadece müzik değildi; evlerindeki televizyonda da sadece babalarının onayladığı sırf dinden bahseden, sadece ilahi yayınlayan kanallar kayıtlıydı. Evlerine misafir geldiğinde bir salon haremlik, bir salon selamlıktı. Gözümle şahit olduğum üzere anne kazara erkeklerin topluca oturduğu bölümden geçmek zorunda kaldığında üstüne paltosunu giymiş oluyordu; bu esnada baba onu çatık kaşlarla -ben sana sonra gösteririm ifadesi- süzerek ayak bilekleri dahil örtündüğüne emin oluyordu. Kızlar on iki yaşına gelip de -ki sanırım adet görmekti asıl ölçüt- başlarını örtecekleri günü büyük bir heyecan ve istekle bekliyorlardı. Öyle de yaptılar. Elbette, ortaokuldan sonra okulu bırakacaklardı; belki açıköğretimle okurlardı ama şart değildi. Asıl önemli olan küçük erkek kardeşlerinin okumasıydı. Şimdiden (çocuk üç yaşında) ailede kral muamelesi görüyor, kızlar da bunun adil olmadığını aklına bile getirmiyordu. Küçük kız bana defalarca “Sen başını ne zaman örteceksin? Annen niye örtmüyor?”diye sorup cevabı anlamadığında bir gün soruları bir anda kesildi; çünkü annesi onu uyarmıştı. Bir sünnet düğünü vesilesiyle kardeşimle keşfettiğimiz üzere erkek cinsel organından bahsetmek bile çılgın bir tabuydu; ama çocukluk meraklarını kullandım biraz açıkçası. Bir köşede fısıldaşarak onlara penisin anatomisini, sünnet işlemini anlattıktan sonra konu elbette cinselliğe geldi. Bebeğin nasıl olduğu onlara şu şekilde açıklanmıştı: Anne ve baba bir gece dua ediyordu, oluyordu. Seksin yerine bile dua demeleri bana ayrıca ironik gelmişti. Elbette bu cehaleti kardeşim ve ben baltaladık. Bir sonraki görüşmemizde belli ki çocuklara hakkımızda kötü şeyler söylenmişti; bize kaş çatıyorlardı. Aslında kötü niyetli bir gülümsemeyle yanıma geldiler; sıradan bir sohbet açmaya çalıştılar. Ben erkek arkadaşımdan bahsettim; açıkçası kasıtlı olarak. Bir masada yanyana oturmuş, başını omzuna koyduğum bir fotoğrafı cep telefonumdan gösterdim. Bunlar bir bahaneyle gittiler. Üç dakika sonra ortak bir akraba gelmiş “Sen kızlara ayıp fotoğraflar gösteriyormuşsun!” diye bana hesap soruyordu. Durumu açıkladığımda o da aradaki kültür farkını bildiğinden kimseyi haklı ilan edemeden geçiştirdi; “O zaman konuşmayın.”dedi. Biz de öyle yaptık. Onlar karşı koltuktan kaş çatıp bizi süzerken biz kardeşimle olayın absürdlüğüne kıkırdadık.
Bu olaylar üzerinden gidince başta komik geliyor insana. Sonra utanç verici. Şimdi ise acıklı geliyor bana. O körlük ve izole edilmişlik. Cehalet -ama bildiğimiz anlamda değil! Bahsi geçen baba son duyduğumda doçentti, bir öğretim görevlisi; anne üniversite mezunu; çocuklar da okulu falan bırakmadılar. Şimdi üniversite okuyor olmalılar, ya da ona denk bir şey... bir süre önce taşındıkları Dubai'de. Eh, bu kendini soyutlamanın son safhasıydı sanırım. Çevrelerinde onları hep korkutan şeytanın günaha davetleri daha az olmalı orada.
Lisede arkamdaki sırada oturan bir arkadaşım vardı. Aileden gelen ve sonradan kendisinin de tercih ettiği bir dindarlığı vardı onun da. Bu arkadaşımın sağlam bir Allah inancı vardı; okul dışında baş örtüsü kullanırdı. Fakat onunla oturup evrimi tartışabilmiştik. Elinde her zaman bir kitap olurdu. İnsanların, kendi inancına zıt gelebilecek düşüncelerini dinlemekten korkmazdı. Çünkü, kendi açıklaması neydi bilmiyorum ama bence, Allah ona akıl verdiğine göre bunun bir sebebi olmalıydı; daha da önemlisi ancak Allah'a ve sözlerine gerçekten inanmayan bir insan inancını riske atacak bir bilgi ile karşılaşmaktan korkardı. Çok zeki ve cesur bir kadındı. Bugünlerde şartlar gereği görüşmüyorsak da büyük saygı ve sırf hayatımda bulunmuş olduğu için minnet ile anarım. Sayesinde dindarlığın araştıran, merak eden ve aklını kullanan bir birey olmaya -tamamen ilişkisiz olmasa- engel olmadığını anladım.
Derleyip topladığımda, şu kavramlar birbirleriyle ilişkisizdir diyebilirim o zaman:
-Dindarlık (hangi din olursa)
-İyi, çevrene yararlı insan olmak (çünkü din adına çocuk katledeni, savaş çıkaranı da biliyoruz)
-Mutlu, huzurlu insan olmak (çünkü Tanrı'nın imgesi kişi için, daimi, güçlü bir koruyucu ya da durmadan seni şeytanla sınayan, korkunç bir baba figürü olabilir kafanda)
-Merak eden, araştıran, fikirlerden korkmayan kişi olmak
Bu durumda da diyebilirim ki Jesus Camps filmi din üzerine değil, kötülük üzerinedir. Beyin yıkamayı bırak, çocuk istismarıdır. Kişinin daha çocukluktan zihnini zincirleyip hayattan keyif almasını sağlayacak kaynaklardan uzaklaştırma, korku aşılamadır.
Tiksintiyle başlayıp öfkeye varıyorum. Nedir kampta çocukların yatakhanesine gelip tam da yaşına uygun eğlencelere kendini salmak üzere olan çocuklara “Çok da hayalet hikayeleri yanlısı değiliz. Evet, iyi hoş da... Jesus Christ ona odaklanmayan, ondan bahsetmeyen şeylerle zaman harcamamızı istemez. Onu vurgulayan, güzel şeylerden bahseden eğlenceler değil bunlar. Yatın.” demek? Kalabalık bir toplantı salonunda çocuklara “Tanrı bana diyor ki, aranızdan bazıları burada başka okulda başka davranıyormuş, her zaman Jesus Christ'ı düşünmüyormuş. İkiyüzlü kişiler varmış burada. Gelin günah çıkarın. Elinizi yıkayın, kurtulun.”demek... Kahrolası Harry Potter adında bir kurgusal ürünün ölmeyi hak ettiğini söylemek, nasıl bir baskı ve korkutma girişimidir. Bö. Hayatı severseniz yanacaksınız çocuklar. Ve tebrikler, işe yarıyor. Orada utanç içinde “Bazen inanmakta zorluk çekiyorum.” diyerek suçluluk duygusu ve gözyaşları içinde, topluluk önünde sessizce ayıplanan çocuk var. “Bazen dans ederken Jesus Christ'ı değil bedenimi düşünüyorum, bu bir hata- ama herkes bu hatayı yapıyor! Düzeltmeliyim.” diyen çocuk var. “Annem bana Harry Potter izletmiyor ama babamla izliyorum.” diyen çocuğa korkuyla, tereddütle bakan çocuklar var. Tanrı'ya dua ederken ağlayarak yalvaran kendindden geçen çocuklara bakıp “Tanrı bu duamızı da dinler, sonuçta çocuk bunlar.” diyen, çocukla Tanrı'ya duygu sömürüsü yapan bir kafa... Meseleyi alenen politik bir hale getirip çocuklara “Bush'un karton figürünü kutsayalım hadi, Tanrı onu korusun deyin.” noktasına getirmek de başarılı. Aferin. “Kürtaja hayır! O da insan, annelerinden koruyalım!” dedirttiğiniz sekiz dokuz yaşlarındaki çocukların asıl korunmaya ihtiyacı var. Devlet önce onları korumalı. Gerizekalı... Şerefsiz piç kuruları...
Sonra öfke geçince, üzüntüye varıyorum. O çok güzel iş yaptığını düşünen insanları omzundan tutup sarsamıyorum, kafasına silah dayayıp sıkamıyorum çünkü. Çünkü bunu sadece Avengalistler yapmıyor, hakkı hangi dinden aldığını iddia ederse etsin, ya da mazeret din olsun olmasın, bunun gibi korkunç işler dünyanın pek çok yerinde yapılıyor. Ve şunu anlıyorum: Tüm bunlar olduğuna göre yalnızız bu evrende. Ne bizi koruyan ne de günaha davet eden güçler var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder