Galiba deliriyorum.
Hani şu “deli” sınırları içinde
tanımlanan delilik elbette kastım, icat edilmiş kavramların ne
kadar anlamı varsa- ya da onlara yüklenen anlamlar ne kadar
doğruysa... İşlevsel bir insanın ihtiyacı olmayan düşünceler,
kaotik bir ruh durumu, kastım duygu durumu değil tam olarak.
Toplumsal olarak onaylanmayan düşüncelere, ideolojilere...
yatkınlık diyemem ama tarafsızlık. Çünkü bize nefret etmemiz
öğretildi bazı fikirlerden ve o fikri taşıyanlardan
yabancılaşmamız doğru gibi gösterildi- buna itiraz ettiğimden
de emin değilim. Bir pedofili, bir tecavüzcüyü, katili, sırf kan
görme arzusuyla ve dehşet sahnelerinin içinde bulunma isteğiyle
insan canına kast edenleri anlamanın ne yararı var? Hatta belki
tehlikeli. Şiddet dürtüsü ve diğerleri, içimizdeki şeytan
yani, biraz susturulsun diye icat edilmiş onca araç var:
televizyon, dedikodu, milliyetçilik, arkadan iş çevirmeler ve
serbest piyasa, kitle coşkuları ve linç imkanları, futbol, “iki
dakikalık nefret”...
Belki de içimde bir yer öyle aç ki, nefret
söyleminde bulunarak intikam çığlığıyla bağırırken kafamda
Doria, kendimi huzur içinde gülümserken buluyorum:
“I want them dead- No, wait! I want
them alive. Them and their children and grandchildren. I want them to
beg me to let them die. I want them to watch as their children scream
in flames! I want them to be fed with my Immortality Nectar andd
their own feces! So That They will live! Live while i cook their
fingers When They are still feeling their Fingers! AND WHILE I AM
CHEWING ON THEM! I WANT THEM TO HAVE NIGHTMARES ABOUT ME EVEN AFTER
THEY ARE DEAD! UNTIL TORTURED, WEEPING FOREVER, TRAPPED GHOSTS THEY
ARE!”
Garip ki ne kadar “deli” dedikleri
şeye yaklaşsam o kadar hissediyorum hayatı. O kadar dolu, o kadar
net, kaotik ve korkulası değil. Hayat kaotik ve artık zihnim de
öyle. Bir an anlıyor insan, sanrılar içinde yaşayan ben değilim
belki diyor, belki de dünyanın kalanı. İsimlendirmek, ayırmak,
yönledirmek, ayrıntıya bakmak onları işte bu kaostan koruyor; şu
yüzyüze olduğum kaostan.
Uzun zaman önce böldüm kafamda
hayalle gerçeği. Ayırdım onları- ya da elimden geleni yaptım bu
konuda. Ve gittikçe ustalaştım sanırım. Şimdi fikirlerin de
hayal olduğuna emin olduğum bu günlerde, gerçekliği olduğu gibi
gören yanımla, hayali gören yanım iki ayrı kutup olmaya doğru
gidiyor. Dengeyi henüz kuramadım ve kaygım o ki -ki gerçekten
kopuk yanım pek de kaygılı değil bunun için aslında- belki de
terazi diğerlerinin onaylamayacağı yöne yatar. İşte bunu yazma
sebebim budur aslında. Beni sevenlere, gerçekleşebilecek o noktada
kafalarında yankılanacak olan “neden?” sorusuna az çok bir
cevap verebilmek için.
Eskiden beni deliliğe götürenin
hayallerim olduğunu sanırdım; şimdi düpedüz gerçekliğe
baktığım anlarda görüyorum ki, asıl hayaller beni bunca zaman
bundan korumuş. Bana bir oyun alanı vermiş, keyfi bir oyun değil,
tıpkı küçük çocukların hayatı anlaması için gerekli olan
oyunlar gibi. Kaos aklımı bulandırdığında ya da durulttuğunda
(ki bu aslında daha da “kötü”dür; sonuçta insanların
dünyasında senden beklenen davranışların, sorumlulukların
anlamsızlığını görüp hareketsiz kesilirsin- işlevini
kaybedersin, hah, birileri için ne korkunç!) bana kaçacak,
beynimde dönen çarkları dinlendirecek bir alan vermiş hayaller.
Ve şimdi hazır olduğumda biraz daha doğrudan bakıyorum
gerçekliğe. Ve beni delirten de bu sanırım. Hissettiklerim, insan
oluşum, diğer insanlar, çözümlemeler ve onun tam karşısında
anlamalar... Belki de diyorum, tuhaf bir coşkuyla bazen, şu
otobüste önümde sessizce oturan, benim gibi uslu durup sürüye
uyar görünen genç adam, ötedeki teyze de aslında delidir?
Aramızda yürüyen katiller hayal ettim; hayallerinde ve gerçekte
katil olan özgür insanlar. İşte şurada bakkal işletiyor mesela,
hergün selamlaştığım adam belki. Saçma değil; kimse tasavvur
edilen, dile getirilen, sistemin istediği insan olamaz ki! Tasvir
edilen mitolojik bir yaratık sonuçta! Az çok biraz deli olmalılar.
Ve şimdi benim gibi uslu uslu işlerine güçlerine bakıyorlar.
Bu acaba iyi bir şey mi? Belki de o
bilgelik denen şeye giden yol deliliktir; Mecnun diyorlar ya
birileri. Bilime inanmayın, ah, o çok biliyor, bir o biliyor,
gaspçı, soğuk, erkek dini! Onu kafamın en azından bir yanından
attım ve şimdi daha özgürüm. Mutluyum aslında. Şu an. Şu
zamanın akıntısında donup kalacak olan an, benim gerçekten var
olduğum anlardan biridir; ben olduğum! Kendimi bildiğim! Olduğum
gibi, gururla karışık bir şefkat duyduğum adsız bir zihin.
Kalabalıkta bir deli. Kıs kıs gülen.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder