2 Şubat 2013 Cumartesi

Dil ve Zeka


02/02/13
Son zamanlarda düşündükçe "zeka" kavramının bileşenleri konusunda şuna emin oluyorum: Benzer ama birbirinden farklı kavramları birbirinden ayırdedebilmek kesinlikle zeka ile ilişkili. Gerçekliği "kelimeler"in biçimlendirmediğinin, kelimelerin temsiller olduklarının farkında olarak kelime bazında benzerlik durumunda buna kanmamak bahsini ettiğim. Bağımlılık üzerine yazarken anneye bağımlılıkla madde bağımlılığını bir arada alan psikologlar gördüm... Kıskançlıktan bahsedildiğinde "sahiplenme" sonucu kıskanma ve çocukların kardeş kıskançlığı (doğrudan çıkar çatışması sonucu kıskançlık, sonuçta çocuk tek değil artık, ailede unique olma konumunu yitirdiği için buna sebep olan nesneye düşmanlık duyuyor) ya da bir başkasının sahip olduğu özelliği kıskanma ile karıştırılabiliyor. Stephen Hawking "Evrenin var oluşumu bilimsel bir gerçekliğe dayanır ama bu Tanrı'nın var olmadığı anlamına gelmez." dediğinde "Allah'ın varlığını kabul etti!" diye kendinden geçen tipler, size söylüyorum: Sırf Tanrı kelimesi bazı yönlerden Allah karakterinin temsil ettiklerini çağrıştırıyor diye, aynı şeyden bahsettiğiniz anlamına gelmiyor. Her "yaratıcı" figürü; toplumsal kurallar koyan, kitap gönderen bir Allah değildir. ...


Bağlantı kurabilmek, güçlü bir çağrışım/analiz mekanizması da kuşkusuz zekanın belirtisi. Çıkarımları otomatikman mümkün kılan bir zihin bahsettiğim. Verilen önerme şu olduğunda:
"Kuzey yönü dediğimiz şey, kutupların manyetik gücü sayesinde pusula özelliği gösteren nesnelerle kolayca tayin edilebildiği için, pragmatik amaçlarla icat edilmiş bir kavramdır."
Şuna varabilmeli:
"Uzayda kuzey yoktur. Dünya var olmadan önce kuzey yoktu."
Ve aynı şekilde: "Zaman-mekan düzlemi büyük patlamada var oldu." denince
"Büyük patlamadan önce ne vardı?" sorusunu da sormaz zeka, aşalım bunları artık, patlamadan önce zaman yoktu lan, Dünya Güneş'ten kopmadan önce galaksimizin kuzeyinde ne vardı?

(Yine konuyu dine getirdim. Elimde değil, mutluluk yerine gerçeği tercih eden hemcinslerimin daha büyük çoğunlukta olmasını tercih ederdim. Neden böyle olmadığı konusundaki tek açıklamam sadece zekaya dayanmıyor ama zeka değişkenine de biraz güçlüce dayanıyor hani.)

O zaman bağlantıları kurmak fakat farkları, kavramların sınırlarını da yitirmemek zekanın belirleyicisidir diyebiliriz. Aslında bir açıdan bakınca, bu, benzer olanların tek bir kategori/isim/kelime altında toplanmasına engel olur; kişi daha çok kavram "bilir, ayırdeder". Kıskanmanın farklı türlerini kafasında yakın ama ayrı konumlandırır; belki on farklı kavram temsil eder "kıskanmak" fiili. Bu yüzden mi diyorlardı acaba, bir dilde ne kadar çok kelime varsa o kadar zengindir diye? İşitme engellilerle çalışınca daha net görüyor insan, ne kadar çok kelime biliyorsan, kafanda o kadar çok birbirinden farklı kavram taşıyorsun, daha incelikli düşünüyorsun demektir. Sevgi ve aşk kavramlarının ayrı tutulabilmenin en güçlü sebebi her iki kelimeyi de ayrı ayrı bilmek, yakın fakat ayrı çerçevelere oturtabilmek değil mi? Çoğu insan bildiği kelime kadar düşünür.

Bu açıdan bakınca ironik bir şekilde insan ne kadar çok dil öğrenirse, kelime öğrenirse zihinsel olarak zenginleşir fakat kelimeler, dil, düşünceyi kısıtlayıcı da olabilir aslında. Benzer kavramları temsil eden tek bir kelime ile kandırılmak, kavramları karıştırmak değil sadece kastettiğim ("Kız arkadaşımı seviyorum, o zaman gay miyim?"); bir durumun/kavramın pek çok halini ifade etmek için tek bir kelime ile kısıtlı kalmak. Olayların geniş perspektifinden bakılınca o icat edilmemiş, icat edilmesi gerekmemiş ya da unutulmuş kelimelerle belki de hayatı daha ne kadar zengin görebilecektik. Üç beş temel kelimeden fazlasını bilmediği için 30 yaşında hala ancak 8 yaşındaki ortalama bir çocuk kadar zengin düşünebilen işitme engelliye bakarak insan merak ediyor: Acaba bunun 10 katı daha fazla kelimem olsaydı, dünya bana nasıl görünecekti? Hissettiğim, sezinlediğim, düşündüğüm fakat isim veremediğim kavramlar -ve diğer herkesin isimsiz kavramları!- ve akıl yürütmeler, insanlarla paylaşılabilir olsaydı... İnsanlığın bu güne kadar hep yaptığı gibi paylaşılıp tartışıldıkça zenginleştirilip topluma yansısaydı... bu dünya nasıl bir yer olurdu acaba?

İşin kötüsü bir kavram kelimeye yansıtıldığında "şifrelenmiş" oluyor. Bir temsile bürüyorsun fikri; bir kostüm giydiriyorsun, çünkü çıplakken görünmez. Onu giysilerine bakarak tanıyorsun, kendisine değil. Ve ben bir kostüm giydiriyorum, sen bir şapka ekliyorsun, bir de bakmışız senin mavi dediğine ben de mavi diyorum ama aslında gördüğüm kırmızı.

Telepati süper olurdu. Of, çok süper olurdu. Dünya çok acayip olurdu. Ve büyük ihtimalle ben şu an senin zihnine "Ya böyle de çok düz oluyor, keşke düşünceleri iletmede bir tür şifreleme, kodlama sistemine mecbur olsaydık. Çohacayip olurdu lan!" kelimeleriyle ifade edilebilecek bir takım düşünce dalgacıkları gönderiyor olurdum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder