Son zamanlarda düşündükçe
"zeka" kavramının bileşenleri konusunda şuna emin
oluyorum: Benzer ama birbirinden farklı kavramları birbirinden
ayırdedebilmek kesinlikle zeka ile ilişkili. Gerçekliği
"kelimeler"in biçimlendirmediğinin, kelimelerin temsiller
olduklarının farkında olarak kelime bazında benzerlik durumunda
buna kanmamak bahsini ettiğim. Bağımlılık üzerine yazarken
anneye bağımlılıkla madde bağımlılığını bir arada alan
psikologlar gördüm... Kıskançlıktan bahsedildiğinde "sahiplenme" sonucu kıskanma ve çocukların kardeş
kıskançlığı (doğrudan çıkar çatışması sonucu kıskançlık,
sonuçta çocuk tek değil artık, ailede unique olma konumunu
yitirdiği için buna sebep olan nesneye düşmanlık duyuyor) ya da
bir başkasının sahip olduğu özelliği kıskanma ile
karıştırılabiliyor. Stephen Hawking "Evrenin var oluşumu
bilimsel bir gerçekliğe dayanır ama bu Tanrı'nın var olmadığı
anlamına gelmez." dediğinde "Allah'ın varlığını
kabul etti!" diye kendinden geçen tipler, size söylüyorum:
Sırf Tanrı kelimesi bazı yönlerden Allah karakterinin temsil
ettiklerini çağrıştırıyor diye, aynı şeyden bahsettiğiniz
anlamına gelmiyor. Her "yaratıcı" figürü; toplumsal
kurallar koyan, kitap gönderen bir Allah değildir. ...
Bağlantı kurabilmek,
güçlü bir çağrışım/analiz mekanizması da kuşkusuz zekanın
belirtisi. Çıkarımları otomatikman mümkün kılan bir zihin
bahsettiğim. Verilen önerme şu olduğunda:
"Kuzey yönü
dediğimiz şey, kutupların manyetik gücü sayesinde pusula
özelliği gösteren nesnelerle kolayca tayin edilebildiği için,
pragmatik amaçlarla icat edilmiş bir kavramdır."
Şuna varabilmeli:
"Uzayda kuzey
yoktur. Dünya var olmadan önce kuzey yoktu."
Ve aynı şekilde:
"Zaman-mekan düzlemi büyük patlamada var oldu." denince
"Büyük patlamadan
önce ne vardı?" sorusunu da sormaz zeka, aşalım bunları
artık, patlamadan önce zaman yoktu lan, Dünya Güneş'ten kopmadan
önce galaksimizin kuzeyinde ne vardı?
(Yine konuyu dine
getirdim. Elimde değil, mutluluk yerine gerçeği tercih eden
hemcinslerimin daha büyük çoğunlukta olmasını tercih ederdim.
Neden böyle olmadığı konusundaki tek açıklamam sadece zekaya
dayanmıyor ama zeka değişkenine de biraz güçlüce dayanıyor
hani.)
O zaman bağlantıları
kurmak fakat farkları, kavramların sınırlarını da yitirmemek
zekanın belirleyicisidir diyebiliriz. Aslında bir açıdan bakınca,
bu, benzer olanların tek bir kategori/isim/kelime altında
toplanmasına engel olur; kişi daha çok kavram "bilir,
ayırdeder". Kıskanmanın farklı türlerini kafasında yakın
ama ayrı konumlandırır; belki on farklı kavram temsil eder
"kıskanmak" fiili. Bu yüzden mi diyorlardı acaba, bir
dilde ne kadar çok kelime varsa o kadar zengindir diye? İşitme
engellilerle çalışınca daha net görüyor insan, ne kadar çok
kelime biliyorsan, kafanda o kadar çok birbirinden farklı kavram
taşıyorsun, daha incelikli düşünüyorsun demektir. Sevgi ve aşk
kavramlarının ayrı tutulabilmenin en güçlü sebebi her iki
kelimeyi de ayrı ayrı bilmek, yakın fakat ayrı çerçevelere
oturtabilmek değil mi? Çoğu insan bildiği kelime kadar düşünür.
Bu açıdan bakınca
ironik bir şekilde insan ne kadar çok dil öğrenirse, kelime
öğrenirse zihinsel olarak zenginleşir fakat kelimeler, dil,
düşünceyi kısıtlayıcı da olabilir aslında. Benzer kavramları
temsil eden tek bir kelime ile kandırılmak, kavramları karıştırmak
değil sadece kastettiğim ("Kız arkadaşımı seviyorum, o
zaman gay miyim?"); bir durumun/kavramın pek çok halini ifade
etmek için tek bir kelime ile kısıtlı kalmak. Olayların geniş
perspektifinden bakılınca o icat edilmemiş, icat edilmesi
gerekmemiş ya da unutulmuş kelimelerle belki de hayatı daha ne
kadar zengin görebilecektik. Üç beş temel kelimeden fazlasını
bilmediği için 30 yaşında hala ancak 8 yaşındaki ortalama bir
çocuk kadar zengin düşünebilen işitme engelliye bakarak insan
merak ediyor: Acaba bunun 10 katı daha fazla kelimem olsaydı, dünya
bana nasıl görünecekti? Hissettiğim, sezinlediğim, düşündüğüm
fakat isim veremediğim kavramlar -ve diğer herkesin isimsiz
kavramları!- ve akıl yürütmeler, insanlarla paylaşılabilir
olsaydı... İnsanlığın bu güne kadar hep yaptığı gibi
paylaşılıp tartışıldıkça zenginleştirilip topluma
yansısaydı... bu dünya nasıl bir yer olurdu acaba?
İşin kötüsü bir
kavram kelimeye yansıtıldığında "şifrelenmiş"
oluyor. Bir temsile bürüyorsun fikri; bir kostüm giydiriyorsun,
çünkü çıplakken görünmez. Onu giysilerine bakarak tanıyorsun,
kendisine değil. Ve ben bir kostüm giydiriyorum, sen bir şapka
ekliyorsun, bir de bakmışız senin mavi dediğine ben de
mavi diyorum ama aslında gördüğüm kırmızı.
Telepati süper olurdu.
Of, çok süper olurdu. Dünya çok acayip olurdu. Ve büyük
ihtimalle ben şu an senin zihnine "Ya böyle de çok düz
oluyor, keşke düşünceleri iletmede bir tür şifreleme, kodlama
sistemine mecbur olsaydık. Çohacayip olurdu lan!"
kelimeleriyle ifade edilebilecek bir takım düşünce dalgacıkları
gönderiyor olurdum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder