19 Mayıs 2013 Pazar

"Kadınlar Zayıftır" ya da "Hepimiz, Daha Anca Ayakkabı Giymiş Maymunlarız"


19/05/13
İlkokulda okul servisini paylaştığım 8 yaşındaki erkek bir çocuğun, kadınların cinsel organının bulunduğu kısmın bir barbi bebeğinki gibi olduğunu sandığını keşfettiğimde hayret içinde kalıp kahkahalara boğulmuştum. İlk erkek arkadaşlarımdan biri, kadınların ne kadar sıklıkla ağda yaptırması gerektiği bilgisine gözleri büyüyerek hayret ettiğinde de şaşırmıştım; sonuçta eşşek kadar herifti. Geçenlerde gayet de yetişkin bir adam "Ya anlamıyorum neyine takıyor kadınlar bu olayın bu kadar" diyerek feminist meseleleri konusundaki fikrini açıkladığında... eh, artık o kadar da çok şaşırmadım. Çünkü gerçekten artık gördüm ki, ilgi duymamak bir yana, bir kadın olup bunu deneyimlemeden -hatta bazen o zaman bile- neyin yanlış olduğunu anlamak zor. Hele kavramları karıştırmadan anlamak ve analiz edebilmek epey zor, zaman alan bir süreç. Yine de babam "Ben bir yere sırf eğlenmeye mesela okey oynamaya falan gideceksem, kadın arkadaşlarımla gitmem ki. Erkek arkadaşlarım varken niye kadınlarla gideyim?" dediğinde ve bu sözün neresinin kendi kızlarına ve eşine hakaret olduğunu kavrayamadığında insan bozulmuyor değil.

Ama insan birini gerçekten seviyorsa onu düşünceleri sebebiyle suçlayamıyor. Yapamıyorsun işte; hatta asıl bunu söyleyen baban olduğundan, korkunç yaralar almana sebep olmasına rağmen. Kendimi bildim bileli babamdan cinsiyetim sebebiyle değersiz olduğum mesajını aldım ve bununla savaştım; ama -neyse ki bir erkek kardeşim yok da- beni öyle çok seviyor ki! Ve o neyle savaşıyor olduğumu, neden bu konuda bu kadar huzursuz olduğumu bile hiç anlamadı; anlamayacak da muhtemelen.
Şimdilerde görüyorum, çoğu duyarlı kadın da benim geçtiğim yoldan geçiyor bu savaşı verirken. Olay babadan ve bazen anneden başlıyor- kasıtlı değil, dediğim gibi. Sadece kadının değersiz olduğunu düşündüğü ve bu düşüncesinin farkında olmadığı için üstü kapalı mesajlar şeklinde veriyor bunu kızına. Çoğu zaman "bu sözde işte şu kısım şu alt fikri taşıdığı için saldırgandır" bile diyemiyorsun; ama o fikir o orada bir yerde. Alttan alta, son derece iyi niyetli bir sesle seni aşağılıyor.
Çok eskiden yazdığım bir hikayeyi okuyordum az önce. Biri erkek, biri kadın ikiz kardeşlerin karşılarında epey zorlu düşmanların olduğu ve savaşla, mücadeleyle hayatta kalmaya çalıştıkları bir döneme dair bu hikaye. Hikayeyi yazarken kadın karakterimi -yazmaya pek de alışkın olmadığım şekilde- daha "kadınsı" halde canlandırmaya karar vermiş olduğumu hatırlıyorum. Bu karakter, Athena, zaman zaman yapmak zorunda olduğu şeyleri yapmadan önce mızmızlanır, sinir bozukluğunu dile getirir ve sonra başta öfleyip püfleyerek de olsa gerekeni yapar. Hikayenin bir noktasında erkek kardeşi düşmanın eline düştüğünde ve mücadele tek başına Athena'nın omuzlarına yıkıldığında, Athena gidip gelen hüsran, umutsuzluk, öfke, kararsızlık ve korku duygularıyla boğuşmaya başlar. Ama tüm bu süreç boyunca yapılması gerekeni yapmaya devam etmektedir. Kararları tamamen saf mantığa değil, duygularına dayalıdır çoğunlukla; kardeşini kurtarmak için giriştiği işler, mantıklı bakan bir başkasının gözüne zaman kaybı ve gereksiz risk gibi görünecektir. Sonunda kardeşini kurtarmayı başarsa da, savaşın önemli aşamalarından birinde Athena düşmanın eline düşer. Sonunda erkek kardeş işi bitirir.
Hikayeyi bitridiğimde dönüp baktım ve şunu sordum kendime: Bu cinsiyetçi bir hikaye miydi? Gerçekten de "kadınsı" bir kadının Athena'nın davrandığı gibi davranmasını olası buluyorum; kadınları böyle görüyorsam zayıf olduklarını mı düşünüyorum? Soruyu evirip çevirmem gerekti. Aynı hikayede ikizlerin annesi olan Doria, son derece saldırgan, kararlı, "güçlü" bir karakter pozu verirken, kadın dediğin böyle "kadınsı" davranınca "zayıf" mı oluyor? Kardeşini kurtarmak için giriştiği riskler, fevri kararlar ve duygularını ilan etmeler... mantıklı, erkeksi bakış açısına göre yanlış olarak nitelendirilebilir; ama bu gerçekten yanlış ve zayıfça oldukları anlamına mı gelir?
Bir kadın olarak, toplumdan ve çevremden aldığım "zayıflık" mesajlarına tepkilerimi ele almak zorunda kaldım bu soruyu çözebilmek için. Başta, kendi küçüklüğümde ilk tepkim kadınsı dedikleri davranış tarzlarından uzaklaşmaktı. Duyguları ifade etmekten -daha doğrusu zayıflık dedikleri korku, kararsızlık, kendine güvensizlik vb.leri- çekindim; hatta bunu ifade etmemek yetmez, hissetmemeye çalıştım. Bunun alternatifi "erkeksi" davranmaktı; rekabetçi, hırslı, saldırgan... Bu mantığın matematiğini doğru çözümlemek gerekli: Çünkü, diye sezdim aklımın içinde, insanı zayıf yapan bunlarsa ve "kadın olmak zayıflıktır" önermesini reddedeceksem, bir kadının bu özelliklere sahip olmadan var olabileceğini görmem ve göstermem gerekli. Zaman içinde insan görüyor ki, bu davranışlar ve hisler kadınlara has ya da kadınlarda çoğunlukta değildir. Hatta, bir kadın bu davranışları gösterdiğinde zaten ondan beklenir ve "hoşgörülü" davranılırken, erkekler çok daha korkunç bir baskı altında "güçlü" olmaya zorlanıyor. (Nasıl bu konuya ilgisiz olursunuz, ey sizi saftirikler?) Zavallı babam, hasta olmayı, ölümlü olmayı bile kendine yakıştıramıyor.
Bu soruları evirip çevirirken ve Athena'nın kendi dünyasında kendi tarzıyla zorluklarla boğuşuşunu izlerken bir şeyi daha anladım, bu zayıflık ölçütü, elde edilen sonuçlara bağlı değildi. Yapılan eylemlerin aşamalarından çok sonuçlarına dikkat edildiğinde, Athena ve Marvel'in başardıkları ya da annemle babamın ulaşmayı başardıkları hedefleri kıyaslama açısından cinsiyetle tamamen ilişkisizdir. Elbette kaçınılmaz olarak bu her iki cinsin hedefledikleri de farklılaşır- ve bu asıl önemli konu. Athena ailesini kurtarmaya odaklanmıştır; insanları kazanmaya ve birlikte olmaya. Marvel intikama ve "onlara gününü gösterme"ye. Annem ekonomik açıdan huzurlu ve kaygısız bir şekilde ailesiyle yaşayabilir hale gelmeyi hedeflemiştir; babam sektöründe diğerlerinden daha iyi olmayı.
Gözümün önünde aslanlar canlanıyor; erkekleri yeleli hani. Sadece güçlü olmak yetmez, güçlü görünmek zorundasın. Ve güçlü olmaktan başka hiçbir şey önemli değildir erkek aslan için. Sürüyü korumak için, çiftleşebilmek için, hatta herhangi bir sürünün üyesi olabilmek için tek önemli ölçüttür güçlü olmak. Aileyi geçindiren, bir sonraki avı ve yavruları düşünen o gösterişsiz ve işlevsel dişi aslanlardır. Hiçbir futbol takımının, ülke bayrağının, toplumsal hareketin amblemine konmayan dişi aslan.
Dünyamızda bu kadar yüceltilen güç (erk) ve güçlü görünmek olunca, belki de dedim sonunda, kültürü yapılandıran bu erkek aslan aşkı oldukça bir kadın olarak takdir edilmenin yolu yoktur. Bir kadın güçlü olamaz diye bir şey elbette yoktur ama çoğumuzun, buna mecbur olmadığımızı gören çoğumuzun demeliyim belki de, güçlü olmak umrunda da değildir açıkçası. Güçlü olmak, bana göre, ancak bir mecburiyet sonucu gerçekleşir. Geçim sıkıntısı çeken biri, zor şartlar altında çalışarak karnını doyurmaya güç bulur; ebeveynlerini genç yaşta kaybeden biri, hayatta kalmak için yalnızlığıyla baş ederek güçlenir; çok kalabalık bir ailedeki büyük çocuk, bu sıkıntılara yardım etmek zorunda olduğu için daha kendi küçücükken kardeşlerine bakmayı öğrenir. Eğer ortada bir güçlü varsa, hemen her zaman onu var olmaya zorlayan bir güçlük vardır. Güç, bir gereklilik olduğunda, hemen her birimizi şaşırtarak ortaya çıkan becerilerimizdir. Kriz anında, bir başka güç, tehdit sürüye yöneldiğinde uyukladığı yerden kalkıp onu kovan erkek aslandır. Ve gerçekten potansiyeli takdir edilesidir. Ama bir gaflete kapılıp ödenen bedeli görmezden gelerek bunu yüceltmek, "güçlü" olsunlar diye çocuklarımıza yoktan zorluklar çıkarmak yada sadece güçlü olanı takdir etmek gibi bir saçmalık, bizi ya Spartalı ya da deli yapar bana sorarsanız. Amaç insanlığı kalkındırmaksa, sürünün karnını doyurmaksa, önce güçlü olma aşkından vazgeçmeliyiz, o hantal erkek gidip geri uyumalı; çünkü kalkınma, güçlü olmaya sebep bırakmamakla eş anlamlıdır.
Evrimsel kökenimizden bu kadar net bir iz görmek ve insanlığın ilerleyişindeki tuhaf etkisini izlemek hayret verici. Hala erkekler kriz anlarında güç sergileyen, "kahraman" bir kişilikle betimleniyor ve kadınlar o "sıradan" günlerin sıradan sakinleri olarak günü kurtaran işçi arıların konumuna layık görülüyor. Öyle ironik ki bu durum, ortada güçlü erkeklerin güç gösterisi yapabilecekleri bir zorluk yoksa biz kendimiz yaratıyoruz o zorluğu. Ekonomik ve yönetim sistemlerimiz bile vahşi ve kanlı güç savaşlarının tuhaf bir benzeşmesi. "Başarılı" olmak için güçlü, rekabetçi, acımasız olmalısın bu ekonomide; kendini güçlü göstermeli, iyi pazarlamalı, yelelerini kabarık tutmalısın.
Artık bir protestoyla, inatla ve kendimi bir babaya kanıtlama amacıyla "güçlü" olmaya değil, kendim olmaya uygun bir zihne ulaştığıma inanıyorum. Başta güçsüzlük emarasi duygularını sürekli öfke ve saldırganlıkla saklayan Doria'ydım, şimdi kızım Athena olan yanımı sevmeyi başardım. Bu yapay savaşlarda rol almaya ne isteğim, ne yetkinliğim var derken bunu artık neyse ki utanç verici bulmuyorum. Amacım bugünün yemeğini sürüye sunmaktır, sevdiklerimde bugünü iyi yaşamak, bu sırada bende olanı çevreme verebilmek için yazma ilgime sarılmaktır. Adım adım insanlığı kalkındıran sıradan işçi arılardan sadece bir başkası olmaktır.
Birgün, kadın erkek hiçbirimizin, gerçekten erk sahibi olmak zorunda kalmamasını diliyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder